Bir Köy Enstitülü

İbrahim Tunalı

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür

Öğretmenlik Denemeleri

29  Nisan  1943  Perşembe

 

Akşam yatınca  ders hazırlığı yaparken karıştırdığım şiirleri gece rüyamda gördüm. Elimde yazılm ış şiir var. Okumaya çalışıyorum, yazılar çizik çizik okunmuyor. Sakallı bir adam, kendisinin Faruk Nafiz olduğunu söylüyor, sözde tiyatroda çalışıyormuş. Faruk Nafiz Çamlıbel'in resmini  görmüştüm, sakallı değildi. Oysa bu adam beya sakallı. Uyanınca beyaz sakallı adamı düşünürken Kadir Pekgöz'ün babasını anımsadım, Hafız Amca sakallıdır. Sakallı oluşunu da hafız oluşuna bağlar: “Din adamları sakal bırakmak zorundaymış. Rüyamın sakalla ilgisini düşünürken kalk zili çaldı. İsmet nöbetçi, çay peynir muştusunu verdi. Sanki çay olmasa kalkmayacaklarmış gibi arkadaşlar: “Öyleyse kalkıyorum!”diyerek birer ikişer çıktılar.

1. 3. Sınıflara duyuruldu pazar günü yer değiştirecekler. Onlar spor grubuna geçecek yerlerine bir 4. sınıf gelecek. Üzülenler oldu: “Biz daha öğrenemedik!”Birkaç hafta sonra gene gelecekler. Çocuklar sevindi. Harmandalı'yı çaldım; oldukça  dikklatli atlayıp zıpladılar. Bizim arkadaşlardan  bir bölümü kesinlikle öğrenemediler. Yeğenim İsmet en dikkatsizlerden. Uzaktan bakınca  kolayca belli oluyor. Mustafa Saatçı da öyle: “Hep aynı hareketi yapsak olmaz mı? ” diye soruyor. Yusuf sinirlendi: “ Vallahi sizi de gönderirim küçüklerle !”deyince tartışma çıktı. Asım Öğretmen gelince konuşma kesildi. Ahmet  bizim sınıfı ayırarak küçüklerle bir gösteri yaptı. Hepsi “Aferin” alınca çocuklar hep sevindiler.

Derslikte akşam yarım kalan  şiirleri  tamamladım.

Karacaoğlan'dan:

KOŞMA

Başında da namlı namlı karın var

Seni yaylamanın zamanı dağlar

Mecalim mi var ki çıkam başına

Kalmadı takatım, amanım dağlar.

 

Yağmur yağar, yeşil otlar bitirir

Yel estikçe rayihasın getirir

Sarı çiçek sarvan kurmuş oturur

Çimeni leylağa karışan dağlar.

 

Yaz gelince iller çevrilir konar

Güzeller suyundan içer de kanar

Al küpe kulakta mum gibi yanar

Gördükçe artıyor iymanım dağlar.

 

Karacaoğlan der ki, çoktüm oturdum

Bağ bahçedir diktim, meyve yetirdim

Altın top perçemli yavru yitirdim

Kaldı bir köşede gümanım dağlar.

Karacaoğlan

Hece ölçüsü, 6/5 duraklı. . abcb  dddb  eeeb  fffb uyaklı.

 

'Kahvaltıda gene İdris'in köyü açıldı. Köye gitmektren çok sözünü etmek kimilerinin hoşuna gidiyor. Köye gitmenin  değil de gidilen köydeki insanların durumlarını düşünmelerini önerdim. En az 30 insan gidecek. Otuz insan bir köyde nerede nasıl oturur? Bunların tuvaletleri bile köyde sorun olur. Kimin için gidilmişse o insanlar bunları düşünerek sıkıntı çekerler. Benim köyüme bir iki arkad aşı çağırırken  ben de bunları düşünüyorum. İşte bunları düşündüğüm için de  bol keseden konuşup sizleri çağıramıyorum. Bir, iki hadi bilemedin üç kişi götürebilirim. Bunu da kahveye güvenerek söylüyorum. Kahvenin  peykelerine yatak yapmak kolay olduğundan söylüyorum. Oysa sorun salt yatak da değil. Gittiğimiz günün yağmurlu olduğunu düşünüyorum. Nerede nasıl vakit geçer? Benim bu bakımdan gene dayanağım kahve, yağmuru gösterip 66 kağıtlarını elinize veririm. Bundan da sıkılınca  gramofonu kurup  plak çalabilirim. Bunu bir de siz düşünün; dört arkadaşı evinize nasıl yerleştireceksiniz? Recep Kocaman:

–  Bunu yapamayacağımız için  biz bu konulara girmiyoruz! dedi. Recep'i severim, ancak  yanıtlamak zorunda kaldım:

– Götürmeyi düşünmüyorsunuz ama açılan konuşmaları dinliyorsunuz. Sizin gülümseyerek dinlediklerinizi karşınızdakiler, beğendiğinizi sanıp önerilerinde daha dirençli oluyorlar. Oysa daha ilk öneride konuşulanın tüm boyutları irdelense daha doğrusu “Olmayacak duaya amin!”demenin yanlışlığı ortaya konsa yanlışlar daha azalmış olur. Örneğin ben, tüm sınıf İdris'in köyüna kalmak için gitmeye kalksa kesinlikle gitmem . İdris'i severim ama onun anne-babasının oğulları için, içine düşeceği sıkıntıya neden  olmayı  kesinlikle istemem. İdris bunu istgediği gibi yorumlasın,  bana katılmıyorsa ona  doğru düşünemediğini söyleyip çekilirim.

Boş Matematik dersinde, arkadaşlar olası kur'ada kendilerine matematik dersi düşer kaygısıyla dört işlem üstüne  sorular sordular. Arada Sami Akıncı'dan yardım istediler. Sami Akıncı bir ara kızdı, yanıt vermedi. Soruları genellikle belli kimseler sordu gene belli kimseler yanıtladı. En çok sorulan sorulardan  biri, 1000 sayısnın, 2/4 ünün 1/4'ü türü iki işlemli bölmelerdi. Kalkan  arkadaş  verilen sayıyı önce bölüyor, sonra bölüyor, gene bölüp çarpım yapıyor. Öyle ki, bunu konuşa konuşa yaptığiından  biraz da gülünç oluyor. Şaka olsun düşüncesiyle:

-Şunu son işlemden başlayarak kısaltamaz mısın? diye sordum. 1000'i dörde böl, çıkanı da 2 ile çarpsan olmaz mı? diyecek oldum. Ortalık birden karıştı; işi karıştırmamdan   kıskanmama kadar  sıfatlar söylendi. Sonunda tahtaya kalkıp söz konusu düzlemde sorular sordum. Bu arada Sami Akıncı da araya girince ortalık yatıştı. 1400'ün 2/7 sinin 2/5'i  aramasında önce 200 bulmak, onu da 40  a çevirmek yerine önce 560 bulup onun 2/7ni almanın aynı sonuç vereceğini bir ders süresi sonunda  ancak anlatabildik. Buna karşın hala neden yapılana karşı çıktığım bazılarınca anlaşılmadı. Neyse Sami Akıncı gene bana yardımcı oldu:

- Kardeşim matematik, çözüm yolları arama bilimidir. Kolayına gelen yolları denemen senin matematik bilgini, deneme cesaretini arttırır. Denersin iyi sonuç vermezse o yolun kapalı olduğunu anlamış olursun!

Sami sözünü  bitirirken Sabahat Öğretmen  geldi. Sami'ye ne anlattığını sordu. Sanırım Sami, kendinden çok beni düşünerek adımı da vererek olayın tümünü anlattı. Bu kez Sabahat Öğretmen bana bakmadan:

-Ne iyi, insan her dalda gücünü denemeli, hangisi ağır basarsa onu seçip yaşam  boyu sürdürmeli! deyip masaya oturdu. Bunları bana mı söyledi? Yoksa bana birşey söylememek için hepimize birden söylemeyi mi yeğdi? Ben bunu dünüşünürken Sabahat Öğretmen elindeki kitabı göstererek:

- Sizler belki biliyorsunuzdur ama bir kez de ben anımsatmak zorundayım. İlkokullar Müfredat proğramına baktım. Hiç bir derse konmamış bir not bizim dersimize konmuş. O da özellikle Dilbilgisi bölümüne eklenmiş, olduğuy gibi okuyorum:

-Ortaokulun dilbilgisi çalışmalarına hazırlayıcı nitelikte dilbilgisi   tanım ve terimlerini sırası geldikçe verirken bunlarda, kolaylarından ayrıntılı olanlarına geçerek  öğrencilerin bilgi düzeyi göz önünde tutulmalıdır. Sabahat Öğretmen bir süre yüzümüze baktıktan sonra sıraladı:

1. Adlar, yapıları, çeşitleri, türemeleri, 2. Sıfatlar, yapıları, çeşitleri, türemeleri,

3. Zamirler:

a)Şahıs zamirleri,

b) Belgisiz zamirler, soru ve işaret zamirleri,

c)İyelik zamirleri,

4. Fiiller:

a)Özne, fiil, zaman ve şahıs,

b)Haber kipleri,

c)Fiillerden türeyen adlar ve sıfatlar,

5. Zarflar.

6. Edatlar ve bağlaçlar,

7. Söz dizimi ve belli başlı kurallar. Özne, tümleç, yüklem,

8. Cümlelerin kuruluşunda kelimelerin yerleri ve halleri,

9. Başlıca imla kuralları:

a)Büyük  harflerin kullanılışı,

b)Özel adların yazılışı,

c)Ses benzeşmeleri,

d)Bileşik isimlerin yazılışı,

10. Noktalama işaretlerinin hepsi.

Öğretmen  sıra maddeleri okuduktan sonra bir süre elindeki  kitaba baktı. Soracağınız var mı ? deyince  parmak kaldırdım: “Yazıda hem ad sözü geçiyor hem isim, iki eş anlamlı söz, biz hangisini kullanalım? Sabahat Öğretmen gülümsedi:

-Öyle miiii? Ben dikkat etmedim. Daha çok isim geçiyor ama ad, adı, adın derken onu da kullanıyoruz. Burada ikisi de aynı değerdedir, yerine göre ikisini de kullanabilirsiniz! dedi. Kitabı kapatıp  okuduğu yazıda geçen terimleri sordu:

Özne, tümleç, yüklem, özel ad, ses benzeşmesi, eş sesli sözleri, fiil çekimleri, bileşik fiilleri, yardımcı fiilleri; özel bileşik fiilleri sordu. Soru sorulan arkadaşlardan çoğu doğru yanıt verememekle birlikte sorulan sorular yanıtsız kalmadı. Öğretmen  genel durumdan hoşnut kaldığını söyledikten sonra gülümseyerek başta söylediği söze döndü:

– Neden öteki derslerde Ortaokul sözü edilmezken Dilbilgisi dersi için böyle bir koşul öne sürülmüş? Bu konuda biraz düşünelim! dedikten sonra öğretmen gene tiyatro konusunu açtı. Eli bir başka kitap alıp önce iki eli arasınra  kitabı gezdirir gibi yer değiştirtti. Birden: Namık Kemal adını duyup duymadığımızı sordu. Arkadaşların çoğu parmak kaldırdı. Bekir Temuçin'le Yusuf Asıl, yarışır gibi parmakları havada sıralarından kalkar gibi ayaklandılar. Sabahat Öğretmen onlara bakarak güldü. Bize dönerek:

– Bakın arkadaşlarınız çok heyecanlanıyorlar, onlar sizden daha çok duymuşlar! diyerek güldü. Ben parmak kaşldırmamıştım, bu kez ben de parmak kaldırdım. Yusuf nedense  yerine oturdu, elini de indirdi. Öğretmen Bekir'e bakarak, konuşmasını söyledi. Bekir Temuçin N amık Kemal'i İlkokulda öğrendiğini, ayrıca Fikret Madaralı Öğretmenin de ondan yazılar, şiirler okuduğunu, “İşte düşman karşıda !”diye bir de şarkısı olduğunu söyledi. Öğretmen bu kez Yusuf'a:

– Sen de parmak kaldırmıştın, ne söyleyecektin? diye sordu. Yusuf, “Ayni şeyleri öğretmenim deyince! deyince öğretmen bizim tarafa baktı. Bu kez pen parmağımı olabildiğince hızla kaldırdım. Öğretmen:

– Bakalım, farklı bir şeyler söyleyen olacak! deyip bana işaret etti. Ben de Namık Kemal'den çok, Namık Kemal'i anlatan ezberimdeki şiiri söyledim. Sabahat Öğretmen bu kez de:

– Bakın, farklı bir şey!  deyip konuşmamı söyledi. İlkokul 3. sınıftayken ezberlediğim şiirin öyküsünü anlatmaya kalkınca öğretmen durdurarak, birkaç dize okumamı istedi. Ben  de hemen:

Namık Kemal

Bir zamanlar vatanı bir çok zalim bürüdü;

Milletini sevenler zindanlarda çürüdü;

Yetim kaldı çocuklar, yoksul oldu kadınlar;

Her gün  güzel vatana geliyordu bin zarar;

Meşrutiyet, uhuvvet sözü arftık kalmadı,

Nhürriyetin ismin i kimse ağza almadı. ” deyince öğretmen kestirdi. Bana bakarak:

İbtrahim, bana öğrenciliğimi anımzattın. Bu şiiri, ben de ezberlemiştim. dedikten sonra:

“Toplar gibi sesine bütün miller uyandı,

Doğru, büyük sözüne düşünenler inandı.

Vatanını ne kadar sevdiğini gösteren

Şu sözleri Kemal'in kalbimize kazılsın;

“Milletimin feyzini sağlığımda görmeden

Ben ölürsem  taşıma mahzunluğum yazılsın. ”

Ümidini görmeden açık gitti gözleri

Fakat işte inkılap bütün  onun eseri” deyip bir süre bize baktı. Sonra da:

– Ya, çocuklar, bugünkü güzel günlere kolay gelinmedi. Arkadaşınızın anımsattığı şiiri ben de her zaman anımsarım. Namık Kemal'i kısaca anlatan bu şiirin ötesindeki bilgileri de öğrenmemiz gerekir. Bekir'in şarkı dediği de bir tiyatro eserinden alınmadır. Namık Kemal, Vatan yahut Silistre adlı tiyatro eseriyle de yurdumuzdaki tiyatro çalışmalarına öncülük etmiştir!  diyerek elindeki kitabı gösterdi. Bekir'e bakarak: Senin şarkıyı okuyalım! dedikten sonra,

Vatan Türküsü

İşte adu karşıda hazır- silah

Arş yiğitler vatan imdadına

Arş ileri arş bizim dir felah,

Arş yiğitler vatan imdadına!

 

Cümlemizin validemizdir vatan

Herkesi lütfuyla odur besleyen

Bastı adu göğsüne biz sağ iken

Arş yiğitler vatan imdadına!

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Rehberimiz gayret-i merdanedir

Her taşımız bir nice bin canedir

Cane değil meyl bugün şanedir

Arş yiğitler vatan imdadına!

 

Yare nişandır tenine erlerin

Mevt ise son rüdbesidir askerin

Altıda bir üstü de birdir yerin

Arş yiğitler vatan imdadına!

Namık Kemal(Vatan yahut Silistre kitabından)

Okuyup açıklamalar yaptı. Öğretmen:

Kısaca değindiğimiz Tiyatro konusu gerçekte üstünde çok durulması gereken bir alandır. Tiyatro halk arasınsa salt bir eğlence olarak algılanmaktadır. Bu dar anlayışı deşiştirmek için  öğretmen olarak sizlere çok iş düşmektedir.

Zil çalınca Öğretmen kalktı:

– Bunu da düşünün, üstünde daha duracağız ! deyip ayrıldı.

Seyfi Çaçur Öğretmen geçen derste anlattığı toplak tabakaları ya da yoprağın oluşmasının tersine bu kez dünya küresinin oluşunu anlattı. Güneşten koptuğu sanılan bir parçanın  tutsak olduğu boşlukta döne döne yuvarlaklaştığını, uzun yıllar içinde dış kabuğunun soğuduğunu, bu soğumanın çok uzun yıllar sürdüğünü anlattı. Bu uzun yılların farlık durumlarına göre ad aldığını, 1. dönem, 2. dönem, 3. dönem, 4. dönem, 5. dönem diye de adlandırıldıklarını, her dönemim farklı durumlarını tahtaya çizerek anlattı. Günümüzde dünya üstündeki dağların bir çoğunun o dön emlerde oluşmaya başladığını jeoçloji bilimiyle uğraşanların bunları incelediğini, bu bilgilere gösterilen ilgi nedeniyle  de günümüzde Jeoloji  biliminin çok önemsendiğini belirtti. Bu dönemlerle Tarih zamanlarının ilişkisi soruldu. Seyfi Çaçur Öğretmen  bu soruyu bize çevirdi:

– Bunu  siz yanıtlayamaz mısınız? deyince Sami Akıncı, Mehmet Yücel, Bekir Temuçin parmak kaldırdı. Nedense Seyfi Öğretmen bana baktı. Öğretmen bakınca ben de parmak  kaldırdım. Öğretmen kalkmamı isteyince:

– Tarih zamanları, dünya üstünde yaşayan insanların varolduğu zamanlardır.

– Oysa  jeolojik zamanlarda değil insan belki  hiç canlı bulunmayan, derken Seyfi Çaçur Öğretmen, “Belki değil, kesinlikle canlı yoktu; o belkiyi, belki bazı canlılar için 5. zamanı  düşünebiliriz!”deyip güldü.

Öğle yemeğinde Seyfi Öğretmenin” Belki” sözleri bir süre tekrarlandı:

-Belki o olur; belki bu gelir!  sözleri  ağızlarda dolaştı. İlginç bir rastlantı, bu gün benim hemşerim de nöbetçi. Yanlarından geçerken İsmet sordu:

Doydun mu dayı? ” doyduğumu söyleyince hemşerim yüzüme baktı:

- Sahi abinin dayısı mısın? dedi. Sonra da  kendi kendine konuştu; “Neden olmasın? Benim de burada yeğenim var, ama biz sizin gibi aynı sınıfta değiliz!”dedi. Daha önce bunu nasıl duymadığına şaştığını söyleyince bu kez de İsmet:

- Hemşeri olarak uzak duruşundan! deyince bir zıtlaşma başladı . Onları tartışarak bıraktık.

Dersimiz tarım, “Ne ekeceğiz, ne kazacağız? ”diyerek  mısır tarlasını geçip Tarım Binasına gittik.

4. Sınıflar mısır ekimini tamamlamış. Besim Öğretmen bizi karşısına  sıraladı; daha önce  hazırlanan  çizili alanların(İnce kazım denilen toprağın) topaksız duruma gelmesi için yapılacakları anlattı. Çepin, tırmık, çapa dağıtılırken benimle dört arkadaşı ayırıp  Marangoz atölyesine gönderdi. Bize:

-Halis Öğretmen sizi istedi! dedi. Gittik, Halis Öğretmen  yaptığımız kovanları yerine götürmemizi söyledi. Yusuf, Hasan, Harun Özçelik dördümüz kovanları arılığa taşıyıp arıların hemen yanına yerleştirdik. Hikmet Öğretmen geldi, bize çok teşekkür etti birer topak da petek bal verdi. Gülerek de, “Bal tutan parmak yalar!”demişler. Biz bunu çeviriyoruz, “Kovan yapan bal tadar!”Hikmet Öğretmen bize izin verdi sanmıştık. Oysa biz, dersliğe girerken paydos zili  çaldı.

Asım Öğretmenle sıkı bir çalışma yaptık. Sonunda Asım Öğretmen bana  özel olarak Diabelli Rondoyu çaldı. Asım Öğretmenin sınav parçası olacakmış. Asım Öğretmen  sınavına gireceği okulun Öğretmenlerini de biliyormuş. Arada söylüyor ama ben tam belleyemedim.

Derslikte, uygulama dersini atlatamayanların heyecanı sürüyor. Sırasını iyi fena atlatan  beş arkadaş dışında herkeste bir tedirginlik var. Yarın gene  en az beş kişi görev yüklenecek. Gerçekte hepimizin  bir başka kaygısı da; derslerde Müdür Bey ansızın bir soru soruveriyor. Sorulana doğru yanıt  verememek oldukça üzücü oluyor. Çünkü Müdür Bey soruyu sorunca yanıt verilmezse uzun süre bekliyor, arada sözler söylüyor, yorumlar yapıyor. Özellikle yaptığı yorumlar, o duruma düşenlere oldukça acı veriyor. Şimdilerde önemli  nokta da Turgutbey'de Hayriye Öğretmen önünde   geçecek böyle  bir olay daha onur kırıcı olacak diye düşünülüyor. . Kimse açık açık bunları söylemiyor ama sanırım benim düşündüklerim, herkesin aklından geçiyor. Kulağıma çalan konuşmalardan anladığıma göre Müdür Beyin dersi ön planda ki sık sık Müdür Bey sözü ediliyor.

Turgutbey okulunda gördüğüm Ders Dağıtım cedvellerini anımsadım, Matbaada basılıp doldurulmuş. Onları  sıralamak sanırım önemli. Eğitmen Mustafa Ağabey de onları önemsiyordu. Bir süre onları düşündüm; pekala örnek alabilirdim.

Akşam yemeğinde Mehmet Yücel bizim masanın yanından geçerken:

-Yeğenine bak, pabucunu dama atabilir! dedi. Ben de, “Buna sevindim!” dedim. Mehmet Yücel anlamadığımı sandı, dönüp  öğretmen  masalarına baktı. Masalar  henüz boştu, İsmet'le hemşerim konuşuyordu. Oysa ben arkadaşın böyle demesiyle  asıl bizim gizli tutmaya çalıştığımız olaydan habersiz olduğunu belli etmişti; benim sevindiğim bundandı.

Çalışma saatinde de bir ara askerlik dersi konu oldu. Üsteğmen son derste Askerlik kampı için açıklama yapacağını söylemişti. Bizim sınıf Askerlik kampının 2. sini, yapacak. Oysa 1. Kampa çıkacak 200 kişilik bir başka grup var. Biz onlarla birlikte mi olacağız? Merak edilen bir yan da kızlar kampa çıkacak mı? Kızlar kampa çıkarsa Mustafa Saatçı tüfekli nöbetçi olarak SS'yi bekleyecekmiş. Bu tür şaklabanlıklar yaparak yat zilini getirdiler.

Yatınca, bir gün sonra gidilecek Hamitabat köyünü düşündüm. Orası büyük bir köy. Öyle ama gene de  görülecek önemli bir tarafı yok. Köy, boydan boya yürüyüp çıkılacak. Aklıma Zühtü Akın'in yeni yaptırdığı köşkü geldi. Belki kendisi köydedir, Müdür Beyi oraya çağırır. Köşk möşk derken aklım A'ya takıldı. Görmem mi yoksa görmemem mi  onun için iyi olur? Benim için  görmekte yarar var. Çarşaflı da olsa o güzel yüzü görmek istiyorum. Ya o  da bu durumu düşünüp üzülürse? Oldukça kahırlı duyugular içinde uyudum.

 

30  Nisan  1943   Cuma

 

Yusuf Asıl yerine bir saatlığına nöbetçi arıyor. İsmet gönüllü çıktı. İsmet'in  gönüllü olmasını birileri başka bir nedene bağladılar. Belki şaka olsun diye söylediler ama sonucu tatsız oldu. İsmet Yusuf'a: “Giderim!”deyince birileri, İsmet'in dünkü nöbetçiler  için gittiğini ima ederce konuştular. Bu kez de Abdullah Erçetin  hemşerisi Yakup Tanrıkulu'na:

-Hemşerim, dikkat et, seninki gidiyor! diye uyardı. Gülenler oldu. Sami Akıncı:

-Siz kim oluyorsunuz da kimleri paylaşmaya kalkıyorsunuz? diye sordu. Sami'nin arkasından Mehmet Başaran ne söylediği pek anlaşılmayan sözler söyledi. Bekir Temuçin Mehmet Başaran'a: -Ayıp be, o söylediklerini sana söyleseler  bayılır, solucan gibi yerde sürünürsün!”deyince bu kez de Halil Basutçu yüksek sesle:

-Nereden nereye? Bir arkadaş yerine arkadaş aradı, buldu. Şimdi bu konuşmlaar ne oluyor? dedi. Ötesini dinlemeden çıktım.

Üç sınıf bir arada son oyunumuz; Timurağa ile başladık. Biraz karıştı ama sonu iyi oldu. Harmandalı da yarı yarıya iyi oldu. Trakya Horra'sı en iyisi. Daha doğrusu onun  özgün olanını  bilmediğimizden yaptığımıza  “iyi” deyip geçiyoruz.

Kahvaltıda bizim masa yatakhanedeki tartışmaları yorumladı. Halil Basutçu'nun, Sami Akıncı'nın, Mehmet Başaran'ın piyes arkadaşları korumaya kalkmalarını doğru buldular. Üstelik dünkü nöbeti  bahane edip İsmet'e sataşılmasının saçmalığını eleştirdiler. Nöbetlerdeki öğrencilerin  her gün deşiştiğini bile bile İsmet'e , “ Dünkü nöbetçiler için gidiyorsun!” demek açık açık birileri için sataşmak anlamı taşıdığında birleşildi. Ben, konuşulanlara, yorumlara katılır görünmekle birlikte başka nedenler de aradım. Özellikle piyes arkadaşlarının savunma amaçları içinde salt bu arkadaşlık ilgisi mi, tepki göstertiyor, Yoksa başka gizli  emeller mi var?

Eğitimbaşı odası önünde Talat Tarkan Öğretmeni görünce kuşkulandım. Genellikle o oralarda olunca Eğitimbaşı olmuyor. Ayrıca Talat Tarkan Öğretmen sabahları erkenci olunca çoğunlukla dersler, iş gününe döndürülüyor. Düşündüğüm  doğru çıktı, az sonra Talat Öğretmen dersliğe geldi. Gülerek: “Bugünkü derslerinizi haftaya göreceksiniz. Yarın da yarım günlük bayramınız olacak. Buna karşılık bugün tüm gün çalışma yapılacak!”Talat Öğretmen bunları söyleyip, gitti. Şaka söylenmiş gibi arkadaşlar gene yorumlara başladılar. Nöbetçi Yusuf Asıl, üsteğmenin gelmediğini muştulamaya gelmişti. Durumu öğrenince sevinerek döndü gitti. Çünkü nöbet nedeniyle tüm gün çalışmaktan kurtulmuştu. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. İsmet, önce izin alıp köye gitmeyi planladı. İzin alamayacağını düşünerek bu kez beni öne sürüp bizim köye gitmemizi önerdi. Cumartesi-pazar iki gün tatil. Ders zili çalınca Tarım Bölümüne isteksiz isteksiz gittik. Hikmet Öğretmen bizi iki gruba ayırdı . Değişimli, Tarla-Bahçe çalışmaları yapılacak. Ben bahçe grubuna düştüm. Bizim grup bir süre Besim Öğretmeni bekledik. Besim Öğretmen bir  at arabasıyla geldi. Arabada  portakal sandıklarına benzeyen yarım sandıklar vardı. Onları indirmeye gittiğimizde fide  kasaları olduğunu gördük. Besim Öğretmenin  kısa bir açıklamasından sonra kasaları el arabalarına koyup sebzeliğe indik. Domates, biber, patlıcan bir kasa da çiçek, karanfil. 12 arkadaş üç gruba  bölünerek, üçümüz süzgeçli kovalarla sulama yaptı, üçümüz, kendi yaptığımız deleçlerle delik açtık, üçümüz de fideleri dikkatlice deliklere yerleştirdik. Besim Öğretmen güneşe bakıp bakıp gelecekteki daha sıcak günlerde  ektiklerimizin canlanacağını anlatırken  Müğür Beyin  bu kez Milli Eğitim Bakanlığından birşeyler alabileceğini umduğunu da söyledi. Böylece Müdür Beyin neden olmadığını anladık. İçimden bir sevinç tıpıtısı geldi. Gerçekten izin alabilirim. Gelen 8 kasanın dört kasasını ektik.

Öğle yemeğinde öteki arkadaşların (Bizim masadan, Salih, Recep, Hilmi, Mehmet) burnundan soluduğunu gördüm.

Yemekte nöbetçi Yusuf Asıl bizim masaya geldi. Yusuf fazla yemekten falan söz ederken: “Hani köyüne götürecektin? Al  sana iki gün tatil!” dedim . Yusuf az durdu: “Sahi bunu hiç düşünmemiştim; gelir misiniz?” dedi. Ben, gideceğimi söyledim. Yusuf hemen  Ahmet Güner'e gitti. Gider gitmez de oradan, “Tamam” işareti verdi. Masada konu değişti. Gidenler, kalanlar sözleri arasında masadan kalktık. Derslikte bir süre de “Gidersiniz-gidersiniz tartışması yapıldı. Olay   böyle bir inatlaşmaya dönünce doğru Eğitimbaşı'nın odasında soluğu aldım. Eğitimbaşı'nın masasında Talat Tarkan Öğretmeni görünce azıcık çekinerek Eğitimbaşımızı diyebildim. Talat Öğretmen  gülerek: “Evet bugün-yarın  belki de bir kaç gün daha  Eğtimbaşınız benim. Enver Beye söyleyeceğini bana da söyleyebilirsin!”dedi. Cesaretlenerek ta Hasanoğlan'da arkadaşlarla verdiğimiz kararlar olduğunu, ancak  bunları bir türlü gerçekleştiremediğimizi bu nedenle dört arkadaş iki gün izin istediğimizi söyledim . Talat Tarkan Öğretmen  hiç bir söz söylemeden arkadaşların adlarını numaralarını sorup  önündeki takvimin üstüne yazdı. Gülümseyerek:

-Paranız var mı? diye sordu. Pazar günü yatmadan önce kendisi görmek üzere bugün paydostan sonra izinli sayıldığımızı söyledi. ”Sağolun!”deyip ayrıldım ama kerndimi ataşe düşmüş sandım; her yanım yanıyor gibiydi. Dersliğe gidince ise üşüyüp titremeye başladım. Yusuf'a durumu anlatınca in anamadı. Harun'a söyledim, çok sevindi. Arkadaşların sabah başladığı fidanlık kazımını sürdürdük. Onlar asfalt tarafından başladığı okul-dere arası dört sırayı tamamlamışlardı: “Dört sırayı da biz tam amlayacağız!”deyip bir bakıma yarışa kalkıştık. Ahmet Güner'le beraberiz. Ahmet bir türlü inanamıyor. İkide bir soruşu bundan: “Nereden gideceğiz? Nerede ineceğiz? Trenle Çerkezköy'e gidip oradan Saray otobüsü ile Manika köyüne gideceğiz. İki Manika köyü var, biz Büyük olanına gideceğiz. Çerkezköy Saray yolu üzerinde, ben elimle koymuş gibi biliyorum. Ben Ahmetbey, B eyazköy, Kurtdeye yoluyla gitmiştim ama Manika yakınına dek yolları  geçip görmüştüm. Bizi di nleyen arkadaşlar bir türlü inanamadılar.

Paydosta hazırlanıp yola çıktık. Arkamızdan şaşkın şaşkın bakanlar olduğu gibi, için için de ben varsam o işin olacağına inanmışlar da çıktı. Yusuf'un köylülerinden bir kaç kişi bizi tepeye dek uğurladı. Arkamızdan gelen bir boş kamyon bizi aldı. Şansımız varmış, kamyon İstasyona gidiyorm uş, bizi oraya dek parasız götürdü. Tren oldukça kalabalıktı, İstanbul'a giden memurlar, terhis olan ya da  yer değiştiren askerler arasında Çerkezköy'e çok gecikmeli olarak gittik. Çerkezköy'e gecikmeli indiğimiz için  Saray otobüsünü kaçırdıkğımızı öğrendik. O yolda çalışan odun kamyonları v armış, her an gelebilir, dediler. Harun bizi  yakın bir kahveye bırakıp gitti. Kahve benim alışık olduğum bir yer, bazı farkları olsa da hepsi sonuç olarak kahve. Saat 24 olurken Harun yanında bir genç adamla geldi, amcasıymış. Birimizi Harun ikimizi de amcası götürmek istedi. Ahmet'le ben amcasına, Yusuf Harun'a gitti. Harun'ın Amcasının eşi ile çocukları Çorlu'ya gitmşi. Evde  amcası yalnız kaldığı için  çok rahat olduk. Ahmte'le bir süre dereden tepeden konuştuk. Ahmet'le okula girdiğimiz ilk günlerden beri iyi ilişkilerimiz vardı ama böyle  iki ikiye kalıp pek konuşuğumuz yoktu. Hasanoğlan'da kaldığımızda ben Zeybek oyunlarına merak edip gelen ekiplerle ilişki kurunca benim çağrıma katılan iki arkadaştan biri olan(Öteki de Yusuf Asıl) Ahmet'le arkadaşlığımız oyun işbirliğine dönüştü. Derslikteki şakalaşmalarda ya da  iş derslerindeki  kutuplaşmalarda karşı karşıya gelmeyecek ölçüde bir yakın uyumumuz vardır. Ortak kojumuz, oyunlar, şarkılar, türküler. O söylemesini serviyor ben de çalarak bu sevdamı sürdürüyorum. Ahmet'in ilk günden beri aramızdaki sıfatı “Aşık”olmasına karşın bu aşıklığı şarkı söylemesinden ileri gelmektedir. Kesinlikle kızlarla ilgilenmez, şaka bile olsa o konuda konuşmalara katılmaz. Bu yönüyle de Ahmet benim için değerli bir arkadaştır. Ben bunları  düşünürken Ahmet çok hafif bir sesle uyudu.

 

1   Mayıs  1943  Cumartesi

 

Önce ben uyandım. Kaldığımız yer oldukça karanlık. Bir an kendimi Küçük Ablamın evinde sandım. Onun evi de böyle karanlıktır. Ortada da uyanınca önce biraz şaşırır sonra toparlanırım. Arada bir fark, orada tavuk sesleri; gıdaklamalar; köpek havlamaları olur. Burada çık yok. Ahmet uyandı, gülerek:     Neredeyiz? Başka kimse yok mu? Bir süre  düş kurguları  ürettik. Bizi tutuklamışlar. Ahmet tutuklama sözünü sevmedi. Bu kez de:

-Kızlar, bizi kaçırıp bir yere kapatmışlar! dedim. ”İşte bu güzel!”deyip gülerken kapıda tıkırtılar oldu. Saate baktım saat tam  10'00. Gelen Harun'muş. Bizi alıp kendi evlerine götürdü. Harun'un annesi evinde kaldığımız amca adına özür diledi. Eşi, çocuklarıyla önceden gitmiş kendisi de bugün gitmek üzere evi toplamışmış. Bu nedenle bize salt kuru bir yataklık yapabilmişmiş. Harunların evi; küçük ama çok derlitoplu. Harun'un düzenli oluşunu buna bağladım. Evin köşe bucağı birşeylerle dolu ama sanki herşey yerinde. Ballı çörekli güzel bir kahvaltı yaptık. Harun'un babası biraz rahatsızmış, bizimle fazla konuşmadı, gene gelmemizisi, bunu k34ndilerine geliş saymadıoğını, en kısa zamanda doğrudan onlara gelmemizi söyleyererk ayrıldı.

Kahvaltıdan sonra otobüs beklemeden bir açık kamyona atlayıp Manika'ya gittik. Yusuf beklenmiyormuş. Anne-babası çok sevindi. Yusuf'un gelişi çabuk duyulmuş, Okuldaki Manikalı çocukların  ailelerinden insanlar doluştu. Kiminin anne-babası, kiminin akrabaları, tanıdıkları geldi geldi gitti. Okuldan Ayrılan Ali Ergin için soru sorulacak diye kaygılanıyordum. Çünkü ben Ali için önceleri çok üzülmüştüm. Sonraları suçunu öğrenince savunamayacağımı düşünerek üstünde  konuşmak istemiyordum. İyi ki gelenlerden kimse onu sormadı. Haşim Nehir, Rafet Topuz, Nazire İnan'ın tanıdıkları ile  bir süre konuştuk. Öğleden sonra köyü görmek için çıktık. İlginçtir, biz çıkar çıkmaz önce  bir rüzgar arkasından sağnak halinde bir yağmur geldi. Okulun yakınlarındaymışız, koşarak bir kuruluğa sığındık. Oldukça ıslanmıştık, eve dönüp kurunmaya çalışırken akşam oldu. Zaten Yusuf'un anne-babası çocuklarını özlemişler, dışarı çıkmasını pek istemedikleri besbelli oluyordu. Yağmur geçince izin isteyip Ahmet'le ikimiz kahveye gittik. Kahvede konuştuklarımız çoğunlukla Ahmet'e yakınlık gösterdi. Poyralı, Pazarlı daha başka köyleri sıralandı. Oralardan Manika'ya çok gelip gidenler oluyormuş, Ahmet'in babasını bile tanıdığını söyleyenler  çıktı. Bizim kahvede de öyle yaparlar. İki kişi geldiğinde biri konuşur öteki suskun kalırsa(Acınır gibi) yerli yersiz ona da bir iki soru sorarlar. Burada bana da öyle yaptılar. Birisi yüzüme baktıktan sonra:

– Sen buraların yabancısısın, buralara ilk gelişin! deyip sustu. Ne demek istediğini anladım. Besbelli susacağımı düşündü, neredeyse arkasını dönecekti. Ben:

– Yo, köye gelmedim ama bu çevreyi bir hayli dolaştım!” deyince birkaç kişi birden, “Eeeee!”diyerek bana döndüler. Ben de, 1937 Yılı Büyük Trakya Manevraları sonunda yapıran geçitte Atatürk'ü görmek için köyün  yakınına dek geldim!”deyincve Eeeee'ler arttı. Tüm çabalarıma karşın Atatürk'ü yakından göremediğimi söyleyinse ise hepsi birer: “Tuhhh!”çektiler. Dizlerine eliyle vuranlar oldu. Arkasından sırayla kendilerininde göremetiklerini  onlar da benim gibi üzülerek anlattılar. Ancak benim ta Lüleburgaz'dan. At arabasıyla gelişimi çok önemsediler. Geçtiğimiz köylerin  tamamını değil ama bir ikisini söyleyince onlar ötekileri de sıraladılar. Bir süre de aralarında tartıştılar:

– Oraya  uğramamışlardır. Beyaz Köyden geçtiklerine göre onlar Sinanlı-Kurtdere arasına vurmuştur! diyenlere kimileri de, “Yok yahu Çaylakköy-Çukuryurt dururken neden  o yana dönsünler? ” sözleri dolaştı. Sorular yanıtlar derken oldukça geç olmuş, Yusuf  bizi çağırmaya geldi. Yusuf'u görünce kahvedekiler bu kez de  Yusuf'la benimle aynı sınıfta oluşuna şaşırdılar. Dilimin döndüğünce çok okumak istememe karşın ilkokulu bitirdiğim yıllar Lüleburgaz'da ortaokul açılmadığı için okuyamadığımı anlattım. Sonra da Lüleburgaz'da (Kasıtlı olarak bizim okulun ilk açıldığı yerleri yok sayıp )bizim okul açıklınca son yaş hakkımı kullanıp girdiğmi, bu nedenle arkadaşların bazılarıyla yaş farkı  doğduğunu anlattım. Tüm  sınıfımızın  yaş durumu incelenirse yarısı Yusuf'un yaşında ise  yarısı da benim yaşımda oluğu görülecektir, dedim. Konuşurken bir yandan  da dinleyenlerin yüzlerini inceledim. Kahvedekilerin yüzlerini, bir an bizim kahvedekilere benzettim. Sanki bizim kahvedeymişim duygusuna kapıldım. Bunlar da, anlatmaya çalıştığım olaylardan bir pay çıkarmadan, zerrece duygulanmadan aklından geçenleri ortalığa atıveriyorlar. Örneğin birisi yaşımı sordu. 22 olduğunu söyledim. Birileri askerlik çağımın geçtiğini söyledi. Bunlara karşın bir başka birisi “Ne varmış bunda(Komşu köyden bu yıl Öğretmen çıkacak birini söyledi) Kapaklı köyden(Doğru mu yazdım bilmem, Kalpaklı ya da başka bir ad olabilir, Yusuf da bilemedi) Memiş'in oğluda 22 yaşında, o da bu yıl Öğretmen olacak!”dedi. Ben içimden onu söyleyene teşekkür ederken karşıdan birisi . “Eeeeee!” diye uzunca uzattıktan sonra  bizim okul için, “O okullar  öyle, talebe bulamadığı için  ellerine geçeni alıyorlar!”deyiverdi. Birden kızdım ama kendimi dizginledim. Köyümde babamın kahvesi olduğunu, izinli gittikçe kahveye gelenlerle konuşuğumu. İlk yıllarda onların  içinde de böyle konuşanlar olduğunu, ben onlara doğruları anlattıkça giderek konuşmların düzeldiğini, sizin köydeki arkadaşlarım henüz kahve yaşında olmadığı için size doğru bilgileri veremiyorlar, belli. Ancak yakında arkadaşlarımız buralara Öğretmen olarak gelince siz de doğruları öğreneceksiniz!”dedim. Karşıda oturan kahveci söze karıştı:

– Biliyoruz biliyoruz bey kardeşim, şimdiden beş çocuğumuz var o okulda, bu sayı önümüzdeki yıl 10 olacak. Böyleyken  Bozuk hava çalanlar  bulunuyor. Onları sen ben susturamayız, paklarsa onları teneşir paklar!”deyiverdi. Bu kez de çevredekiler:

– Yaa; yaa yaaa! (Tıpkı bizim köydekiler gibi)diyerek onayladılar. O konuşan sırıtarak sustu. Bu kez de bir başkası:

–Bizim Ali'yi, Ali Ergin'i tanımışsındır; onu neden kovdular? Sorunun  kasıtlı sorulduğunu anladım, hatta Manika'a gideceğimize karar verdiğimizde, orada böyle  bir soruyla karşılaşacağımı zaten bekliyordum. Duraksamadan:

– Salt Ali'yi değil, sizin İsmail'i de tanırım; İsmail'i de daha ilkgünlerde kovmuşlardı. Onların neden kovulduklarını bilmiyorum. Ancak isterseniz ben  size, benim neden kovulmadığımı anlatabilirim!”deyince birileri güldü, birisi de “Aferin , bak ne güzel söylüyor, doğru sözün Türkçesi böyle olur; adama boyunun ölçüsünü aldırır!”dedi. Onlar bir birine bakıp gülüşürken biz izin isteyip, çıktık. Kahveden çıkınca Yusuf'la Ahmet yüzüme tuhaf tuhaf baktılar:

– Neden öyle konuştun, ne demek istedin? Ben de onlara, o adamın ne demek istediğini anlayıp anlamadıklarını sordum. Eve döndük. Akşam  Yusuf'un karşı koyması  bir sonuç vermedi, gelenler oldu, geç vakte dek konuşuldu. Ne  ilginç. Yusuf'un anne-babası çocuklarının  yabancı yanında konuşlamayacağı inancındalar. Yusuf Asıl'ın özelliklerini, sınıftaki şakalarını derslikte en çok o konuştuğunu, tüm arkadaşların onu sevdiğini anlatınca şaşkın şaşkın bakıp bana:

– Biz sana çocuğumuzu soruyoruz, oysa sen bize kendini anlatıyorsun! dediler. Buna Yusuf da çok güldü. Bu kez Ahmet anlattı. Eve indiğimizden beri  en az konuşan Ahmet olduğundan sanırım onu daha inandırıcı buldular. Yatınca bir süre arkadaşları andık. Şimdi okuldakiler ne yapıyordur. Yusuf gülerek:

–  En son numara  79 Ahmet ne yapıyor?   deyince  bu kez  Ahmet, kendini eleştirdi:

–  Kendine hiç güveni yok, Öğretmen olacak belki ama  rahat, korkusuz bir adam olamayacak, geç onu! dedi. 78 Hüsnü için ikisi de sustu. Bense:

– Hüsnü Öğretmen  olup  Emrullah'tan ayrılınca daha açık, daha rahat olacak, herkesle uyuşabilecektir!” dedim. Emrullah için  konuşmadık. Arif Kalkan'ı hepimzin sevdiği anlaşıldı, kulaklarını çınlattık. Yakup için aşık sözleri tekrarlandı, ben  pek karışmadım. 74 Mehmet Başaran için sustum. Ahmet nedense “Eeeeg! gibi bir ses çıkardı: “Ne kokar ne bulaşır!”deyince Yusuf sordu: “Neden öyle diyorsun? ”Ahmet kestirip attı: “Sevmiyorum onu, herkesin  kötülüğünü isteyen biri. Onunla arkadaş olunmaz. Sen  istersen  bir dene!”Bu konuşmadan sonra Kadir'i de atladık. Ona da Yusuf takıldı. 72 Orhan 'la Halil Basutçu övgülerle anıldı. Sıra bana gelince uykumuz da gelmişti “İyi uykular dileyip, gözlerimizi kapadık.

 

2  Mayıs   1943   Pazar

 

Oldukça geç uyandım. Yusuf kalkmış, Ahmet hafif hafif ses çıkarıyor. Onu da uyandırdık. Tren saati belli, akşama okulda olmak zorundayız. Yusuf'u bırakmak istemiyorlar.

Kahvaltıdan sonra Yusuf bizi sık sık övdüğü, ara ara da çok sevdiğini söylediği okuluna götürdü. Pazar oluğu için okulda kimse yoktu. An cak okul, gerçekten gördüğüm köy okullarının en güzelşlerinden b iriydi. Eski yapı ama bakımlı. Sanırım onarım yapılmış. Yusuf hemen  İsmet'in okuluyla karşılaştırmamı istedi. Ben  de İsmet'in dedğil, benim de okuduğum Kadir'in Hamitabat okulundan bile gösterişli olduğunu söyledim.

 

buyukyoncali

Yusuf Asıl'ın köyü Büyük Manika okulu. 1943 (Yusuf Asıl'ın kitabından)

 

Köy içinde kısa bir dolaşmadan sonra eve döndük. Eve dönünce gene bir durgunluk oldu: Gidelim mni kalalım mı? Ben son sözümü söyledim. “Ben, verdiğim sözü tutmak zorundayım. Gerekirse yalnız bile dönmek kararındayım. Benim kararlılığım karar vermeyi kolaylaştırdığı için saat tam 12'00 de Çerkezköy'e döndük. Harun tren tarifelerini iyi bildiğinden  bizi bekler bulduk. Kamyondan  iner inmez karşımıza Harun çıktı. İstanyona yakın bir kahvde az oturduktan sonra Harunlara gittik. Öğle yemeğini onlarda yedik. Harun'un babası tam öğrenemedik ama sanırım oldukça rahatsızdı. Bu yüzden olacak bizimle gene amcası ilgilendi. O da Çorlu'ya gidecekmiş, biletlerimizi  o aldı. Tren Çorlu'ya zamanında ulaştı; ne var ki, . Çorlu kalkışı çok gecikti. Bir saat gecikmeyle Lüleburgaz istasyonuna indik. Lüleburgaz istasyonunda yeni bir  bilgi edindik. Fayton, istanyondan  Lüleburgaz'a 2'5 tl. Kepirtepe'ye 10 tl. Nedenini sorduk. Faytoncu:

– Geri dönüşte müşteri bulunmaz. Lüleburgaz'a 2'5 tl. Ama orada her zaman müşteri oluyor!”dedi. Baktık kaldık. Az durduktan sonra Lüleburgaz'a gidip oradan okula geçmeyi yeğledik. Bindiğimiz Faytoncu konuşmalarımızdan Kepirtepe'ye gideceğimizi anlamış Millet Vekili Şevket Ödül'ün Evi önünden Kepirtepe'ye döndü. Biz telaşlanınca faytoncu:

– 5 liranızı  alacağım! dedi. Böylece 2'5 lira kar ettik. Faytonla okul önüne girerken tören zili çaldı. Arkadaşlar bizi karşıladılar.

Törenden sonra Talat Tarkan Öğretmeni gördüm. Gülerek: “Zamanında geleceğinizden emindim. Böyle davranışlar gelecekteki izinler için de bir  sihirli anahtardır, bu anahtarı kullanmaksa bir hünerdir!”dedi. Nereye gittiğimizi sordu. Anlattım. Manika  adını duyunca Türk köyü olup olmadığını sordu. Eskiden  azınlıkların oturduğunu, şimdi tümüyle Türk köyü olduğunu  söyledim.

Dersliğe dönünce arkadaşlara gördüklerimizi anlatırken  arada duyduğumuz haberler özellikle beni duraksattı. Müdür Bey Ankara'ya gitmiş. Eğitimbaşı'nın nereye gittiği bilinmiyormuş ama bir Köy Enstitüs'ne Müdür olarak atandığı kesinmiş. Bunu, Sabahat Öğretmen Sami Akıncı'ya söylemiş. Sami  Akıncı'ya sordum, doğruladı. Sami doğru olduğuna inanmadığı bir sözü  söylemez. Bir süre durdum. Buna sevineyim mi? Yerime oturup öyle durdum. Sevineceğim ama sevindiğimi kimseye sezdirmeyeceğim. Bu konuda yorum yapmamak konuyu yaptığımız geziye döndürmeye çalışacağım. Edindiğimiz izlenimleri biri dışında küçük büyük hepsini ballandıra ballandıra anlatmayı düşünüyorum. Özellikle biri dışında diyorum, Manika kahvesindekilerle yaptığım konuşmaları Ahmet Güner'in anlatmasını bekleyeceğim. Ahmet'in eksikleri olursa ya da doğrulamak amacıyla  ayrıca soranlar  olursa  o zaman tekrar edeceğim.

Yemekte Yusuf soru yağmuruna tutuldu. Annesi, babası soruldu. Yan gözle Yusuf'u izledim; yanıtları oldukça rahatsızlık içinde verdi. Anladım ki Yusuf, bizi hoşnut edemediği kanısında. Buraya bir mim koydum; ayrıca kendisiyle konuşacağım. Özellikle ben, gittiğime, ailesini gördüğüme çok memnun oldum. Yusuf'a olan güvenim daha da arttı. Harun için de aynı düşüncede olduğumu söyleyebilirim. İkidinin de babaları benim Ali Ağabeyim yaşında insanlar. Anneleri de büyük ablamı andırıyor. Sanırım bu nedenle ben onların kusurlarını olsa bile göremem. Ablam benim yanımda kızına nasıl davranıyorsa onlar da çocuklarına öyle davranıyorlar. Harun'un annesinin : “Koş oğlum bir kaşık getir!”deyişini, annesinin Yusuf'a, kahve sözü edilince: “Sen de kahveye girdin mi? diye sormasınıu tıpkı ablamın kızı Gülsüm'ü sorguya çekmesine benzettim.

Masada bir süre başka gezilerden söz edildi. Hilmi, Hasan, Mehmet  köylerine çağırmaya pek istekli olmadılar. Salih Baydemir haklı olarak benim düşündüğüm gibi düşündüğünü söyledi: Günler biraz daha uzayınca bir pazar günü erkenden gidip dönmek koşuluyla hepimizi çağırdı. Muratlı-Lüleburgaz arası  çalışan kamyonlar varmış. Onlarla anlaşınca böyle bir olanak sağlanabilirmiş.

Benim önerim geçen  yıllardan beri sürmektedir: “En fazla üç kişi, bir cumartesi gidip pazar akşamı dönmek üzere; (Üç saat gidiş üç saat dönüş yolunu yaya yürümek koşulunu  göze alanlar) istedikleri hafta gelebilirler. Bu arada şaka olsun diye bir başka çağrı yaptım:

– İsterseniz, ikişerli sıra olup gelirseniz sizi Yeni Bedir köyüne götürebilirim. Orada bir pekmezli mısır unu kaçamağı yeyip gene ikişerli yürüyerek okula dönersiniz. Böylece okuldakiler sizi alkışlar! dedim. Arkadaşlar bu şakaya katıldı. Mehmet Aygün neden sırayla gideceğiz? ”diye sordu. Ben,  “Disiplinli sınıf izlenimi bırakmak için!”dedim. Salih Baydemir ise:

– Hayır hayır, kendisi başımızda, Bedir köylülere caka uyapacak! dedi.

Bu konuşmalardan sonra Yusuf'la Harun'u bir hafta  sonra  bizim köye götüreceğimi söyledim.

Derslikte önce Müdür Beyden sonra da Eğitimbaşından söz edildi. Müdür Beyin iş için gittiği, Atamanın Eğitimbaşı ile ilgili olduğu yekrarlandı. Eğitimbaşı giderse Sabahat Öğretmenin de gideceği söylenince üzülenler düşüncelerini söylediler. Hiç bir fikrim olmamasına karşın, Sabahat Öğretmenin dersler kesildikten sonra gidebileceği, o nedenle kimsenin  üzülmemesi gerektiğini anlattım. Mehmet Başaran bana yanıt verdi:

– Ne zaman giderse gitsin, gidiyor  ya!”deyince ben de:

– Öyle ama sen de o  zaman  okulunu bitirip gideceksin be kızanım! deyince arkadaşlar güldüler. Mehmet Başaran'ın köylüsü Mehmet Yücel bu sözü hep söyler, o söyledikçe ben de karşı çıkardım. Bu kez ben söyleyince arkadaşların gülmesine neden oldu. Arkadaşların gülmesi bu kez Mehmet Başaran'ı öfkelendirdi. Oturduğu yerde  konuştu. Ne söylediğini duymadığım gibi duymak da istemediğimden Yarınki derste Sabahat Öğretmenin  takıncağı tavrı düşünerek verdiği ödevleri gözden geçirdim. Özellikle verdiği dilbilgisi ödevleriyle şiirleri tekrarladım. Hece ölçüsü-Koşma-Semai, Destan-Mani. . . . . Aruz  ölçüsü. . . . Gazel-Kaside-Mesnevi. . . . Tanımlarını, konularını, ölçülerini tekrarladım. Ayrıca; kapalı-açık hece, kısa ya da uzun hece  anlamlarını, nerede kullanıldıklarını tekrasr tekrar okudum.

Dün gece rahat uyumuş olmama karşın erkenden uykum geldi.

Yatınca kendi köyümle Yusuf ya da Harun'un köylerini düşündüm. İsmet'in köyünü, Kadir'in köyünü de biliyorum. Bunlarda geceleri horozlar bölüyor da Yusuf ya da Harun'un köylerinde  horoz yok mu? Var da ben mi duymadım? Birden bire köyüm bana daha güzel gibi geldi. Özellikle bizim kahvemizin bana,  sanki daha kahveymiş gibi gelişi onu gözümde tüttürdü.

 

3  Mayıs  1943   Pazartesi

 

Zili duymamışım, Yusuf'la Ahmet uyandırdılar. Birlikte çıktık. Bugün grup değişikliği var. Dün olması gerekirdi, biz olmadığımız için bizim grup dün koşmuş. Fahri Tosili Öğretmen  onları çok koşturmuş. 4 A sınıfı geldi, Yarıdan çoğu en az üç oyunu biliyor. Bu oyunla11rı bizim tembellere öğretecekler. Harmandalı ile başladık, Timurağa ile sürdürdük. Grubun havası değişti. Bizim arkadaşlardan da bu durumdan memnun olanlar oldu, canlandılar.

Derslikte arkadaşlar da benim gibi, Sabahat Öğretmeni merak etmeye başladılar: Üzgün mü yoksa neşeli mi olacak?

Hep sormak istediğim konu Aruz ölçüsünde Failatun, feilatun kalıbı aynı şiirde kullanılıyor; fa kapalı fe açık sayılıyor . (Kısa ya da uzun) Kimi zaman da kısa bir hece uzun sayılıyor. İmale ya da zihaf denen değişmeler neye göre yapılıyor? Şairler bunları bir kurala göre mi yapıyor? Örneğin okuduğumuz Tevfik Fikret'in

BALIKÇILAR şiirinde:

 

“Bi raz  da sen ça  lı  şoğ  lum   bi  raz  da   sen  ça  ba  la     (   şoğ  ulama)

.     -    .     -     .    .    -       -       .     -     .      -     * .     .    -  ( son hece uzun kuralı)

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .       (Dize sonu üç hece)

Ya  ben  na  sıl  ya  şa  rım  siz  ö  lür  se  niz  ha la

.     -      .     -     .     .     -     -     .   -     .    -       -   -              (Dize sonu iki hece)

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Su  lar  bi  raz   da  ha  sa  kin  le  şir. . . Ne  ça  re, ka  der

.     -    .     -      .      .   *     -     .    -      .     *    .    * .    -    ( * işaretliler imale midir? )

*işaretli  sa- ça-ka heceleri arasında bir ses farkı var mı?

Kahvaltıda arkadaşlar yediklerimizi sordular. Doğrusu güzel  yemekler yedik ama ben adlarını bilm iyordum. Tem tanıdığım yaprak sarmalı olandı. İki kahvaltıda da bal, kaymak yedik, süt içtik. Bunları duyunca Hilmi bir “Off!”çekti. Arkasdından  da: “Susun arkadaşlar, bunları söylemek, ev sahipleri için ayıp olur!”deyince karşı duranlar oldu: “Neden ayıp olsun? ”Hilmi sözünden dönüş yaptı: “Sözüm onlara değil bundan sonra gidecekleri yerde aynı yiyecekleri bulamayabilirler, onlardan böylesini beklemek  doğru olmaz, Bu tür beklentileri olanlar olursa, bu  onlar için ayıp olur demek istedim!” Arkadaşlar:   “Çevir gazı, yanmasın, ateşten yüzün kızarmasın!”deyip güldüler.

Derxlikte gene bir nöbet  tartışması başladı. Yusuf Asıl'ın nöbet günü biz gitmiştik. Böylece  49 Harun Özçelik'in nöbeti atlamıştı. Geçen iki günde 50 Abdullah Erçetin ile 51 Bekir Temuçin nöbet tutmuşlar. Onlara göre sıra bugün 53 Ali Önol'a gelmişmiş. Arkadaşlaqr Ali Önol'a: ”Harun Özçelik zaten rahatsız, bugün de sen tut, o yarın yapsın demelerine karşın Ali tutmayacağını söylemekle kalmamış, öneriyi götürenlere sataşmış. İnsanlık, arkadaşlık, derken  bencillik, çıkarcılık, kin sözleri ortalıkta dolaşmaya başladı. ”Dur, sus” sözleri arasında Sabahat Öğretmen dersliğe girdi. Bu kez elin te tek bir kitap vardı. Tek kitapla geldiğine göre kitap okuyacağını hemen anladım. Kitap kaplanmıştı, adını öğrenmek olanaksızdı. Arkadaşlar Eğitimbaşı ya da  kendisinin ayrılması üstüne sözler beklerken kitap okuma durumuyla karşılaşınca iyice sindiler. Sabahat Öğretmen gülümseyerek: “Siz daha önce köylerle ilgili  kitaplardan okumuşsunuz, bunlar arasında Yaban varmıydı? diye sordu. Sami Akıncı  ellerini uzatarak hepimizin göreceği şekilde  içinden parmak sayar gibi yaptı, Öğretmene dönerek : “Yoktu Öğretmenim!”dedi. Sami öyle dedi ama, Yaban Kitabını bize Fikret Madaralı Öğretmen tanıtmış, okumamızı da önermişti. Derslikte okuyup okumadığımızı birden toparlayamadım ama ben kendim okuduğum için cesaretle öğretmemnin yüzüne baktım. Sabahat Öğretmen  bu kez : “İçinizde  Yaban 'ı okuyan var mı? diye sordu. Gene kimseden ses çıkmadı. Parmak kaldırdım: “Ben okudum Öğretmenim!”dedim. Sabahat Öğretmen yüzüme bile bakmadan: “Bekliyordum zaten se için, İbrahim okumuştur diyordum, içimden!”dedi. Başını kaldırarak bana baktı: “Anımsadığın bir iki olay  var mı acaba? ”diye sordu. Yaban romanı deyince unutulmayacak kişi, Ahmet Celal, savaşta bir kolunu kaybetmiş gazi.  Bir de  Çolak subay Ahmet Celal'i kendi köyüne götüren emireri Mehmet Ali ile Mehmet Ali'nin köyü, köydeki bazı kişiler; Salih Ağa, Bekir Çavuş, Zeynep kadın. . . Öğretmen bu kez  Ahmet Celal'e  neden çolak dediğimi sordu. Çanakkale savaşında kolunu kaybetmiş olan Hamza Amcama köylülerin böyle değişinden ben  de Ahmet Celal'i öyle belledim!”dedim . Köyün cücesini, Mehmet Ali'nin annesini özellikle de Ahmet Celal'in kendisine  pişirdiği yiyecekler için  pazarda kazandığı paranın iki katını vermesine karşın gene de pişirdiklerini helal etmemesini, yabana gidiyor gibi davranmasını, Mehmet Ali'lerin boz eşeğini, özellikle de dalaverecı Salih Ağa'yı söyleyince Sabahat Öğretmen yüksek  sesle güldü: “İlahi İbrahim, nasıl da  canlı yerlerinden yakalyorsun!”dedi. Bu  kez  de sonunu sordu. Sonunda Ahmet Celal'in köyden ayrılışını, yazdığı notları bir yere saklayıp bilinmeyen bir tarafa gittiğini anlattım. Arkasından da  öğretmenin   sormamasına karşın (  Sizin okuduğunuz diye belirterek)Urun (Vurun)Kahpeyi romanını anımsatan tarafları olduğunu söyledim. Sabahat Öğretmenin çok hoşuna gittiği  besbelliydi. Gülümseyerek teşekkür etti. Gene gülümseyerek oturmamı söyledi. Önce Yakup Kadrı Karaosmanoğlu üstüne bilgi verdi. Öğretmenin anlattıklarını biraz biliyorduk. Daha önce ayrıca yazarın Milli Savaş Hikayelerini parçalar okumuştuk. Orta bölümdeki Okuma kitaplarımızda da parçaları vardı. Öğretmen:

- Peki !  dedikten sonra  okumaya başladı. Bir an doğru bir çıkış yaptığımı, öğretmenin beni affettiğini düşüncesine kapıldım. Öğretmen okurken uyur gibi durup neredeyse gözlerim yarı kapalı yarı açık dinler gibi uzun süre kuruntuya kapıldım. Bu sıralarda adım söylense kesinlkikle duymayacaktım. Sabahat Öğretmen yer yer açıklama yaparak yer yer de hızlı okuyup geçerken arkadaşlar gülüştüler. Önümdeki sırada oturan Hüsnü Yalçın bana dönerek, yavaça:

– Senin Boz Eşek! deyince toparlandım. Öğretmen, kitapta  Boz Eşeğin geçtiği yere gelmiş. Ürpererek toparladım, bundan sonrasını daha dikkatle dinlemeye çalıştım. Öğretmen giderek okumasını hızlandı. Zaten bölümün sonuna geliniyordu. . Öğretmen, kitabı kapatıp saatine baktıktan sonra , dikkatimizi komutanı köyüne götüren Mehmet Ali üzerine çekti. Askerdeki Mehmet Ali ile köydeki Mehmet Ali arasındaki farkları saptamaya çalışmamızı, nedenlerini düşünmemizi istedi. Devam edevceğimi söyleyerek ayrıldı.

Öğretmenin arkasından kimi arkadaşlar kitapla ilgisi olamayan sözler söylediler:

-Başka yere atansaydı bize söylerdi. Ayrılacağını bize  neden söylesin? Söyleyecekse gelecek derslerde tam ayrılacağı günler söyler!  v. b.

Yemekte konu Boz Eşek oldu. Hilmi sordu: Nasıl aklında tutuyorsun bunları? Hilmiye kısaca söyledim, “Okuduklarımdan önemli olanları not ediyorum. Zaman zaman da onları karıştırıyorum; tekrara ede ede aklımda yerleşip kalıyor. O Boz Eşeği söylemeseydim ne Sabahat Öğretmen öyle gülerdi ne de sen şimdi  bu soruyu sorardın!”Hilmi kısa kesti: “Sahiden öyle!”Nöbetçi arkadaşımız Harun Özçelik geldi, akşam ne yemek istediğimizi sordu. Hep birlikte ne gelirse ona razıyız!”dedik. Harun, evine gidip gelince neşelendi. Bu da arkadaşların gözünden kaçmadı. Hilmi içini çekerek: “Ah, ah; bir de ben  gidebilsem!”deyince. Mehmet Aygün sordu: “N ereye? Harun'un köyüne mi, yoksa kendi köyüne mi? ”Hilmi sinirlenerek:

- Yok, senin köyüne. . . Ne adamsın  sen be arkadaşım!

Yeni program düzenlemersine göre tarım-sanat çalışmaları birer hafta süreli. Bizim  bu hafta sürekli tarım. Gelecek hafta saat olacak.

Tarım çalışmalarımızı gene iki grup olarak yapacağız. Besim Öğretmen ne düşündüyse bizi, sıra  en küçük numaradan en büyük numaraya dizdi. Önce baştan sona doğruı saydırdı. İkiden başlayarak çift numaraları bir adım öne aldı. Gülümseyerek: “Bugün de böyle olsun!”dedi. İsmet benimle aynı gruba düşünce: “Aaa, dayımla aynı gruba düştüm!”deyince Besim Öğretmen: “Bak, bak, bak! ben sizi kümeleşmeden çalıştırmak için ayırıyorum, sen dayi arkasına takılıyorsun”diye çıkıştı. Şaka söylediğini belirtmek için  arkasında da sizi  izleyeceğim!”dedi. Bizim grup çapa, bel, tırmık alıp Tarım Binasının Elektrik Santralı tarafındaki çamlığa çıktık. Oldukça derin kazıp üstünü tırmıklayarak düzelttik. Okul tarafına doğru eğilime yan çizgiler çekerek, toprak akmasını önleme arkları çektik. İşe başlarken söylediği sözlere karşın Besim Öğretmen bizi bıraktı gitti. Arkadaşlar, Besim Öğretmenin bizi tek sıra yapıp ayırma yöntemini beğenmediler. Öyle yuapacağüına böyle yapsaydı türü öneriler sonunda Besim Öğretmenin askerliğe dayandı: “Askerliğini Yedek Subay olarak mı yaptı? Bence yedek subay olarak yapmamıştır. Sanat Öğretmenlerimizin hepsi kıtalara er olarak gittiğe göre tarım öğretemenleri neden yedek subay olsun? Uzun süre yorumlar yapıldı. Maran gozluk Öğretmenlerimiz Hamdi Bağ, Naci İnan,

İrfan Evren Öğretmenle yapıcılık Öğretmenimiz Hasan Çevik Öğretmenin er olarak  Nuri Onbaşıların, Hamdi Çavuşların eline düşmesini konuşarak üzüldük. Sözü kendimize çevirip bize yedek subay hakkının verilmesine bir daha sevindik. Çamlık tepenin eşit olarak iki tarafına sarkıyor. Okul tarafını bitirdik. Paydos zili çalınca  nöbetgçi Numan bayazıt paydos etmemiz için geldi. İsmet Numan'i iyi tanıyormuş, takıldı: “Haberci, lki, ğin bahane, sen Lüleburgaz'a kaçıyorsun!” Arkadaşlar  nöbetçi Öğretmenine haber veririz!” deyince Numan şaşırdı. Beni görünce geldi: “Abi bunlar ne diyor? Böyle söylerse ben ne yaparım? Hemşerisi Mehmet Aygün yatıştırdı. Numan'ın  dilinde azıcık tutukluk varmış, telaşlanınca iyice kekemeleşti. Kekeme sözü bana gene Demokles'i anımsattı. Demokles'in benzer adlısı Demosten. Fikret  Madaralı Öğretmen anlatmıştı, adam kekemeymiş, dilini düzeltm ek için dere ya da deniz kıyılarında ağzına çakıl taşı alıp bağıra çağıra konuşarak dilini düzeltmiş. Numan'a bunu söyleyebilirim. Demosten, Demokles diyerek dersliğe çıkarken Asım Öğretmen arkamdam yüksek sesle: “İbrahim!”diye bağırdı. Yanına gidince de : “Neredesin; bana darıldın mı yoksa? ”diye sordu. Arkadaşın köyüne gittiğimizi anlattım. “Gel!” diyerek içeri çekti, zil çalana dek piyano çalıştık.

İkilik, dörtlük notalarla yazılmış kısa bir parça var. Öğretmen  onu çaldı, bana önerdi. Dikkatli çalkıp dinlersem çok sesli müziğe daha rahat alışırmışım. Kendisi çalınca gerçekten hoşuma gitti. Kolay gibi geldi ama ilk denemede çalamadım. Asım Öğretmen gülerek: “Yooooo, öyle sandığın gibi değil, çalmak için  biraz ustalık isteyen bir parça, tanınmış bir bestecinin; Robert Schumann'ın parçası dedi.

Robert Schumann diye diye dersliğe döndüm. Franz Schubert öğrenmiştim. Şimdi bir de benzer ad, Robert Schumann. . . .

Dersliğe sevinerek gittim. Az önce konuştuğumuz Numan  Beyazıt beni aramış: “Mektubun var!”deyip iki mektup birden uzattı. Mektubun biri İzmir/Kızılçullu'dan  numara arkadaşım. Güzel yazısıyla uzunca   bir mektup döşenmiş . Okulları bitireceğimize, Hasanoğlan'da buluşacağımıza, Ankara'da birlikte gezeceğize az kaldı!” dedikten sonra ağabeyi Fevzi'lerin yakında Köy Enstitülerine Öğretmenlik stajına çıkacağını, ağabeyinin Kepirtepe'yi isteyeceğini, 3 ay burada kalacağını yazıyor. Buna çok sevindim, arkadaşlara  mektubu okudum. Arkladaşlar eskiden böyle mektuplaşmalara  sinirlenip söyleniyorlardı. Bu kez çıt çıkmadığı gibi hemen  hemen  hepsi mektubu okuduğum için teşekkür etti. Kimileri öteki mektubu bile sordu. Öteki mektup Seyhan/Haruniye'den geliyordu. O da okullarının güzelliğinden her tarafın yeşerdiğinden, narların çiçek açtığından söz ediyor. Mektubun buralarını sesli okudum. Kendi memleketi Hatay/Dörtyol. O da oranın özlemini çekiyormuş. Orada da şimdilerde portakallar çiçek açıyormuş. Arkadaşlar gülüşerek: “Ohooooo oo, insanlar nerelerde yaşıyor. Portakal ağaçta mı olurmuş? Limonlar çiçek mi açarmış? ” takılmaları başladı. Sesler yükselince uyarmalar geldi. Az sonra da Talat Tarkan Öğretmen kapıda göründü. Gülerek,  doğrudan: “ çok ses çıkarıyorsunuz!”demedi. Dersliğin köşelerine bakarak: “Sizin dersliğin  üç yanı da kapalı olduğundan en küçük sesler koridora akıyor!”dedi.

Tarih dersi için soru düşündüm. Geçen ders için hazırladığım sorular vardı; Eski Yunanistan Uygarlığı bölümünde adı geçenlerler arasına kitaplarını okuduğum Sofokles de  girer mi? Bu kez de başka bir soru düşündüm; Eğitimbaşı bana “Demoklesin Kılıcı” öyküsünü anlattı. Eğitimbaşı da tarih Öğretmeni; ona  göre anlattığı tarihte geçmiş  önemli bir olaymış. Bunu Selçuk Öğretmene sorabilirim. Bir süre düşündüm: Bunu nasıl bir şekle sokup sorulaşturabilirim? Örneğin: “Bu sözü bir yerde duydum. Ancak doğru dürüst öğrenemedim. Bunun tarihte önemli bir yeri var mı? Sokrak: “Kendini bil!” Arşimed: “Buldum!”demiş. Galile: “Dünya dönüyor!”demiş. Julius Caesar: “Sen de mi. Brutus? ” demiş. Diogenes (Diyojen): “Gölge etme başka ihsan istemem!”demiş.

Demoklesin Kılıcı sözünün bunlar gibi bir anlamı var mı? ”Bu buluşuma sevindim. Selçuk Öğretmene bunları  düzgünce sıralayıp soru şeklinde sorabilirsem, sanırım bir yanıt alırım: “Demoklesin Kılıcı nasıl bir olay? Neden söylenegelmiş? ”

Düşündüğüme aklım yattı; önce soruyu soracağım, gerekirse benzer sözleri tekrarlayacağım.

Yatarken de aynı sorular kafamda gidip gelirken uyudum.

 

4  Mayıs  1943  Salı

 

Talat Tarkan Öğretmenin sesiyle toparlanıp çıktık. Talat Tarkan Öğretmen kimseye kızıp söylenmez ama kimse de onu kızdırmaya csaret edemez. Her zamankki gibi  bizim  grubun karşısına, merdi. ven kenarına durdu. 4. Sınıflar oyunları daha düzgün oynadığı için Talat Tarkan Öğretmen b ir ara dasuanam adı indi Harmandalı'da bir dönüş yapıp ayrıldı, Hoşbilezik'te ise sonuna dek döndü. Oyundan sonra yanımıza gelerek: “  Benim  bildiğim, bizim Arifiyeliler de ancak bu kadar oynuyordu, arayı kapattınız!”dedi.

Derslikte, öğleden sonraki tarım çalışmaları eleştirildi. Onların  yerine her gün  uygulama derslerine girilmesi istendi. Böyle söylenince  Sami Akıncı Müdür Beyin derse geleceğini anımsatarak, arkadaşların kur'ada kendilerinin çıkabileceğini düşünerek hazırlanmalarını anımsattı. Genellikle son sınıfların haziran ayında okulu bitirmiş olacağını, öyleyse derslerin şimdiden kesilmesi gerektiği öne sürüldü. Halil Basutçu şaka yollu: “Arkadaşlar, bu düşüncelerini hemen yukardakilere yollasın!”deyince büyük bir tepkiyle karşılandı. Sami Akıncı ile Halil Basutçu'nun   benzer önerileriyle onların Akın piyesindeki birlikteliği etkisinde kalan ya da ona yoran Arif Kalkan bu kez de  aynı piyeste rolü olan Mahmat Başaran'a: “Hiştt, küçük, sern ne duruyorsun? Sen de bir yumurta yumurtlasana!”dedi. Mehmet Başaran Arif Kalkan'a baktı ama bir şey söylemedi. Söylemedi ama susuşu da iyiye yorulmadığından; Bekir Temuçin ortalığa: “Yumurtlayamadı!”deyiverdi. Arkadaşların çoğu gülünce bu kez Emrullah Öztürk'ün kendi kendine söylendiği duyuldu. Emrullah yapılan gürültüden yakınıyordu ama bunu fırsat sayanları hesabna katmamıştı. Mustafa Saatçı hemen : “Emrullah'ın ödünç yumurta verebileceğini duyurdu. !”dedi. Kahvaltı zili çaldığında gülenlerle karşılıklı söyleşenler merdivenden öteki  sınıflara  onların anlayamayacağı sözleri tekrarlayarak karıştılar.

Kahvaltıda doğrudan olmamakla birlikte dolaylı olarak arkadaşlara tarih dersinde Selçuk Öğretmene soru soracağımı  duyurmaya çalıştım. Örneğin Yıldırım Bayazıt'ın Timurlenk'e “Kelb-i akur (Topal köpek) dediğini anımsattım. Arkadaşlar söylemeye çalıştığımı pek sezemediler ya da sezmek istemediler. Kelb sözünü dillerine takıp önce kalp sözünü dillerine taktılar. Sonra da   inceltip  kalınlaştırırken   anlamını Kalpazana ya da kalpazanlığa dek götürdüler. Kendi köylerinde kalpazan kimlere deniyormuş, onları örneklediler. Genel olarak kalpazan,  çok tembel insan  sıfatı olarak sınırlandı. Sonunda da bunun canlı örneği olarak Hilmi Altınsoy gösterildi. Hilmi bu takılmaya kendisi de katıldı: “Ben öyle tembel biriyim ki bana ne deseniz az gelir!”bile dedi. Bunu içtenlikle söylediğini görünce arkadaşlar hemen ağız değiştirdiler: “Hilmi, şakacı, arkadaşsever, hesaplı kitaplı bir  insan; 30 kişilik sınıfta herkes tarafından en   çok sevilen kimdir? ”dense, kuşkusuz en doğru yanıt: “Hilmi Altınsoy olacaktır!” Hilmi bunları dinleyince susmadı: “Sizin övmeniz için ben kendimi acındırıcak durumamı sokmalıyım, dalgacılar? ”diye sorup kalktı.

Arkadaşımızın sık sık başvurduğu bu arkasını dönüp masayı terketmelerinde arkasından  hep birlikte kalkıp ona yetişir   gönlünü almaya çalışırdık. Doğal olarak böyle bir toplu davranışı yapmamız için içmizden biri öncülük ederdi. Bu kez böyle bir girişim olmadı, çok doğalmış gibi kalşılandı. Akşamki benim  mektupta yazılanların gerçekleşme olasıklıkları  değerlendirildi. Gerçekten  bu yıl Hasanoğlan'da okuyup da  bizim okula gelecekler olursa en doğru bilgiyi onlardan alacağımıza birlikte sevindik. Hilmi, neredeyse unutulmuştu. Oysa Hilmi , az sonra gülerek geldi: “Daha ne oturuyorsunuz? ”diyerek bizi kalkmaya zorladı. Hiçbir şey olmamış gibi  birlikte kalkıp dersliğe döndük.

Selçuk Öğretmen her zamanki gibi gülümseyerek geldi. Yerlerimize oturunca Selçuk Öğretmen: “Ben mi düş kurmuşum, yoksa siz mi unutkansınız? ”Ben sizinle geçmiş gün lerde Kakava kon usunda hiç konuşma yaptım mı? ”diye sordu. Mehmet  Yücel'le İsmet Yanar ikisi birden önce yüksek sesle: “Çok yaptınız Öğretmenim!”dediler. Öteki arkadaşlar da katılarak özellikle Hasanoğlan'a gidince sık sık bundan söz ettiğimiizi anımsattılar. Selçuk Öğretmen bu kez de bugünün tarihini sordu: “3 Mayıs!” Öğretmen ciddileşerek: Ohooooo o, bu da  geçmiş; farketmedi, ben gene de düş görmüş olayım. ; iki gün içinde toparlanıp bir yere gidemeyiz!”dedi. İsmet, gelecek yıl Kırklareli'ye çağırdı. Bu kez de Öğretmen: “Sizin dülşlerinizi bozmak istemem ama siz gelecek yıl da  okuldasınız, gibi geliyor bana. İlköğretim Mnüfettişi arkladaşlara bakılırsa köylerde sizinle ilgili yasa hazırlıkları yapılmıyormuş. Gerekçe olarak da önümüzdeki yıl köylere atanmanızın yapılmamasıymış. Öğretmen böyle söyleyince Fettah Biricik kendini tutamadı: “Anaaa, bu ne biçim iş? ”dedi. Selçuk Öğretmen önce güldü sonra da Fettah'ı haklı buldu. Böyle bir durumda kalınca ben de bu sözü söylerim. Analarımız bizi doğurur, her derdimize deva olurlar. Çaresizliklerde onlara sığınmak bizim aynı zamanda sadakat borcumuzdur( Görevimizdir)!”deyip Fettah'ın yanına gitti, özel olarak konuştu, kardeşlerini, ailesini sordu. Selçuk Öğretmen Edirne yöresini iyi biliyormuş. Fettah'la Sefer  gerçek köylerinin Yunanistan'da kaldığını söyleyince  hemen, Edirne'nin eski çevresini Yunanistan'da kalan  yerlerine sözü getirerek Balkan Savaşı'nın acı sonuçlarından söz etti. Konu gidedrek Osmanlı İmparatorluğunun başarısızlına dönüştü. Öğretmen sorular sordu. Sürmekte olan savaş üstüne kısa kısa yorumlar yaptı. Almanya'nın kendine bağladığı Avrupa ülkelerini saydık. Almanya'nın Rusya batağına saplandığını söyleyen Selçuk Öğretmen sözü Uzak Doğuya çevirip Japonya'nın A. B. D karşısında direnemeyeceğini söyledi. Japonya çekilirse Almanya yalnız başına  karşısındaki güçlere A. B. D de katılınca dayanamayacak, böylece biz de savaş dışında kalmış olacağız!”dedi. Bu olursa tarih boyunca ilk kez  savaşlar dışında  kalışımız  olacak!”deyip 2. Viyana Savaşından sonra tüm savaşları sıraladı:  1683 2. Viyana Kuşatması, 1699'a dek sürekli savaş-1711 Ptrut Savaşı, -1738 Kırım -1770 Hem Ege hem de Baserabya-1798 Eflak-Buğdan, 1824 Yunannistan Bağımsıslığı için. 1828-1829 Kafkasya-Erzurum. 1830-35 Nizip-Kütahta Savaşları (Mısır'la) -1854-Kırım Savaşı, 1876 Plevne Savaşı-188o Kıbrıs, -1899- Girit, 1911 Trablusgarp-1912 Balkan Savaşı-1914 1. Dünya Savaşı savaşlarında hep olduk. Bunların dışında iki ikiye olanlar da var onları saymıyorum. Örneğin İranlılarla-Venediklilerle. Savaşların hiç  birini biz başlatmadık. Başlattıklarımız olmuşsa sayısı fazla olan düşmanlarımızın tacizinden olmuştur.

Selçuk Öğretmen, konuşmalarını bir tarih dersinden çok tarihsel konularda söyleşi olduğunu belirterek bize adlar sordu. Sümer, Asur, Babil, Keldani, Med, Pers, İsrail, Fenike, İskit, Hun, Etrüsk, Got, Visigot, Kartaca, Katalanya, Felemenk, Lehistan, Makedonya, Altınordu, Eti, Frikya, Lidya, Urartu, Pontus, Bizans, Roma, Abbasiler, Emeviler, İbraniler, Selçukiler, Karaknyunlular, Akkoyunlular dedikten sonra sordu: “Saydınız mı? ” Sami Akıncı saymış: “32!”dedi. Öğretmen gülümseyerek: “Aklıma gelenler bunlar; Bizim Asya kıtasına baksak bir okadar da oradan çıkar. Bunlar hep savaşlardan sonra yok olmuş devletlerdir. Siz isterseniz titiz bir tarama yapın; göreceksiniz bu sayı,  52'yi de bulur 62'yi de!” dedikten sonra insanların  var oluşundan bu yana hep savaştıklarını, bunun önüne geçilemediğini ancak deneyimli olan ulusların tetikte durarak, çalışarak yaşamlarını sürdürebildiklerini söyledi. Gülerek: “Tam doğrusunu bilmiyorum ama benzer bir sözümüz vardır: ”İster isen sulhu sela  silaha!”Türk Ulusunun bu bakımdan  deneyimli olduğunu, kendine güvendiğini. bireylerinin  de bu inançla çalıştığını, çalışacağını söyleyerek sözünü tamamladı. Zil çalmıştı. Öğretmen: “İyi çalışmalar!” deyip ayrıldı. Arkadaşlar savaş sayılarını çokluğuna şaşarken ben de Demokles'in Kılıcı'”nı soramamanın üzüntüsünü duydum. Fizik dersimiz boş. Bekir Temuçin tebeşir alıp tahtaya kalktı. Tarih dersinde sayılan ortadan kalmış devletlerin adlarınu sıraladı. 17 tanesini yazmış ötekileri sordu. Bilenler eklediler 23'e çıktı. Bu arada Osmanlı Devleti de eklendi. Oysa Osmanlı eklenince sayı 33 olmuştu. Ders sonunda tüm arkadaşların katılımıyla 31+ Osmanlı Devleti olarak bulduk. Bir tanesini bir türlü bulamadık. Tarih dersini en çok seven ben olduğum öne sürülerek o, bilinmeyen devleti bulma görevi bana verildi. Önce sevindim: ”Selçuk Öğretmenden sorarım!”deyip geçtim.

Resim derrsim, izde Resim Odasında çalıştık. Talat Ayhan Öğretmen daha önce söylemişti. Remim çalışmalarının bir yanı da güzel yazı yazma, demişti. Birsantim, iki san tim , üç santim büyüklüğünde harflerle sözler yazdık. Öğretmen söz seçmeyi bize bırakmıştı. Ben,  ilk aklıma o geldiği için “Türk”sözünü seçmiştim. Talat Öğretmen beni eleştirdi.

- Bu kez zordan kaçtın!” dedi. Türk sözü hem kısa hem de düz hatlarlardan oluşuyormuş. Bunu hiç düşünmemiştim. Talat Öğretmen açıklayınca utandım, değiştirmeye kalktım. Talat Öğretmen önce olmaz, dedii Sonra da gülerek, altına bir olmaz sözünü eklememi istedi. ”Olmaz !”Amaç, o harfini çizmekmiş.

İlk çalışmamız olduğu için kağıtlar bizde kaldı. Yerine benzer bir çalışma ödev olarak verildi. Dersliğe dönünce arkadaşların yazılarına baktım, gerçekten O, D harflerini çizmek zor. O harflerin bulunduğu sözleri yazan arkadaşişların yazıları hemen hemen tümüne yakını başarısız. Kendi yazıma bakıyorumTürk sözleri güzel güzel dururken olmazın o'su karpuz ya da kabak gibi yan tarafta duruyor.

Hikmet Özmen Öğretmen bu kez elinde küüçk bir kitapla geldi. Gitb ı gösterek:  “Kitabımın küçüklüğüne bakmayın, bu kitap sizin  Öğretmenlik sürecinizin vazgeçilmez klavuzudur!”deyip kaldırdı. İlk Okul Müfredat Programı. Daha önce çok gördüğümüzün tıpkısı olmasına karşın  kitap şekli değişik.

Hikmet Öğretmen bugün işi biraz oyuna dökelim. Varsayın siz, bugün her biriniz bir okula, benim şimdi girdiğim gibi girdiniz. Elinizde tıpkı bu kitaptan bir kitap var. Açıyorsunuz, aynen şunlar yazıyor:

ÇEVREMİZDE YETİŞEN BAŞLICA ÜRÜNLER!

Altında da: “Toprağın dönümünden ne kadar ürün alıyoruz? ” sorusu var. İşte Tarım Dersi böyle başlayacak. Toprağınız bakacaksınız, hemen  kendinize soracaksınız: “Bu toprakta ne yetişir? Yetişecek  tohumu iklimin koşullarını göz önünde tutarak seçeceksiniz. İşte size bir kaç öğrenilmesi gereken konu birden çıkacak:

1. İklim

2. Toprak

3. Ürün

Bunları ele alınca başka sorular sıralanacak. Sözgelimi iklimin sertliği, ılımlılığı, kuraklığı, yağışı. . toprağın veririmlilik durumu, tohumun sağlıklı olup olmadığı, temizliği, eskiliği, tazeliği. İklim için fazla bir işimiz yok. Ancak kuraklık konusunda toprağa su vererek  yardımcı olabiliriz. Bunda oldukça ön işleri olacaktır. Su yollarının durumu başlı başına bir iştir.

Toprak bizi iklimden daha çok yoracaktır. Çünkü toprağa istersek daha fazla yardımcı olabiliriz. Bunu, çevremizden alacağımız bilgilerle çözeceğiz. Elimizdeki toprak hangi ürünleri daha iyi veriyor. Dönümü kaçta kaç kazandırıyor? Öğretmen bu soruyu yanıt almak için sormadığından kitaptan sayfalar çevirdi. Bir süre gözleriyle izledi. Biz de sessizce Öğretmenin b aşının  eğilip kalkmasını izledik.

 

“Kaçta kaç? ” deyimi kimi arkadaşlarca kavranamamış, fısıldaştılar: Ne demek kaçta  kaç? Mustafa Saatçı kendine göre anlam verdi: “Kaç babam kaç!” 

 

Hikmet Öğretmenin birden döndü. Biz, Mustafa Saatçı'ya çıkışmasını beklertken: “Kendinizi bir yabancı köyde düşünün!” demesi arkadaşları şaşırttı. Beklentileri besbelli Mustafa Saatçı'ya bir çıkıştı. Ne var ki, Hikmet Öğretmen derslerle ilgili dikkat çekici sözleri kendi kafasında kurduğu için bizim  duyduklarımızı önemsememişti. Nitekim gülümseyerek: “Gittiğiniz köyde ilk günler yeme konununda sıkıntı çekebilirsiniz. “El köyünde kimden bir parça ekmek istenebilir? ”dedi.

Öretmen söze böyle başladı ama daha sonra köy geleneklerin söz etti, halkımızın konukseverliği üzerine  öyküler anlattı. Arkadaşların kimilerine yanlarında insan götürüp götürmeyeceklerini sordu. Öğretmen Sami Akıncı'ya da sormuştu. Sami, köye Öğretmen olarak gitmeyi hiç düşünmediğini söyleyince Öğretmen ondan sonrakilere o soruyu sormaktan vazgeçti: “Sizler, geleceğiniz için kesinlikle birşeyler düşünüyorsunuzdur; bizim bu konuda konuşmalarımız genel varsayımlardan öte geçmez. Belki de  bir çoğunuz hemen evlenmeyi kurmaktadır. Evlilik de  konuştuğumuz sorunları çözmede bir yoldur!”deyince yüzlerde  değişmeler oldu. İsmet sordu: “Öğretmenim, siz hemen evlenmemizi öneriyor musunuz? ”Hikmet Öğretmen, niçin kendisine sorulduğunu öğrenmek istedi. İsmet, başka öğretmelere de sorduğunu, ancak bekar olanlar evlenmemeyi, evliler ise evlenmeyi önerdiğini söyleyince  Hikmet Öğretmen: “Olsaydım gene evlen!”diyecektim. Nedenini de söyleyeyim: “Ben Öğretmenim, bu okulda benim gibi 30'u aşkın Öğretmen var. Sizin Öğretmenliğiniz bizden biraz farklı olacak. Sizin özel bir yasanız var. Bu yasa sizxi koruyor ama sıkı kayıtlar altına da almış durumda. Örneğin askere gidişiniz sizin gönlünüze göre olmayabilir. Öğretmen Okullarını bitirenler  dilediği zaman yar değiştirme yaptırabildiği gibi Askerlik Şubelerine başvurabiliyor. Sizin bu denli özgür bir istek  hakkınız yasaya göre yok. Bu nedenle size iki yıl çalış, sabret, askerliğini bitir; sonra evlen!” demek yanıltıcı olabilir!”Ders zili çalarken Hikmet Öğretmen: “ Bu konuları  konuşalım, ancak söylediklerimizin pek geçerliği yoktur. Olabileceklerden söz ediyoruz olacaklardan değil. Siz de kendinize bir yol seçmişsiniz Öğretmenlik. Düşünün gittiğiniz yerdeki insanlaraı siz aydınlatacaksınız . Öyleyse fazla kaygılanmanıza gerek yok, çevrenize vereceğiniz ışıktan azıcık kendinize tutarak doğru yolu bulacaksınız. Hikmet Öğretmen yakasındaki düğmeyi gösterdi, üstünde mum yanan düğmeyi. Öğretmenlerin mum  ışıklı bir rozerti varmış, tam görmedik ama olduğunu öğrendik. Öğretmen ayrılınca o rozetten almak isteyenler çıktı. Mehmet Yücel: “Yavaş olun, size  Öğretmen Okulu şeritli şapkayı giydirmeyenler o rozeti de taktırmazlar!”Mehmet Yücel ilk kez b üyük bir tepkiyle karşılaştı: Çüş, İskelet, Olumsuz, Uğursuz. Bizim neyimiz eksik? Mehmet Yücel Hüseyin Serin 'i çağırdı:             “Konuş Artlik, Hasanoğlan'da temel atma(18 Temmuz 1941) günü başındaki kasketin için ne söyledi o  gözlüklü şişman adam? (Ferit Oğuz Bayır) Hüseyin Serin    güldü, düşündü: “ (Ne düşündüyse) Boş ver be arkadaşım, unuttum, aklıma gelirse sonra söylerim!”

Yemekte, bizim masada gene köylere gidilince ilk günlerdeki yatma, yeme konuları üstüne varsayımlar sıralandı. Hilmi annesini götüreceği söyleyince arkadaşlar takıldılar: “Hilmi ailesini götürüp köylünün üstüne yıkacak. Onlar şakalaşırken aklıma geldi: “Ben 4. 5. sınıfları başka köyde okumuştum. Sabah giderken yiyeceklerimi de alırdım. Genellikle , yumurta, peynir, ballı gözleme götürür onları yerdim. (Ben bunu, daha önce bir kez arkadaşlara da anlatmıştım. )Zaman zam an da arkadaşlar beni sıra ile evlerine götürmeye kalkıyordu. Gitmediğim zamanlar arkadaşların annelerinden okula gelip beni zorla götürenler bile oluyordu. İnsanların iyilik sever olduğunu anlatmak bunları tekrarladım. Ancak arkadaşlar bu kez kahkahalarla gülerek sözümü saptırıp, okula yemekle gelen çocukların yemekleri alıp yemeyi düşünüklerini öne sürdüler. Çocukların durumu anne babalarına söylememeleri içinde onları korkutma çareleri düşündüler. Şaka olduğunu bilmeme karşın derin bir üzüntü duydum: “Neden böyle ters düşüncelere sarılıp o yönde daha da ilerlemeye çalışıyorlar? Üzüleceklerini bile bile düşüncelerinin yanlış olduğu gibi şakalarının da dürüst düşünceden yoksun olduğunu söyledim. Bu kez Yusuf bana: “Senin düşüncenin doğru olduğunu nereden biliyorsun? ”diye sordu. İstemeyerek: “  Sen bunu an layamazsın, anlasaydın Manika kahvesinde konuştuğumda anlamış olacaktın!”dedim. Küçük bir suskunluktan sonra öğleden sonraki tarım çalışmaları üzerinde varsayımlar üretildi.

Öğleden sonra dünkü yarım işlerimizi gruplar bozulmadan  sürdürdük. Çamlığın Lüleburgaz tarafını kazdık. Bu kez Besim Öğretmen başımızda durdu. Bana, Çamlığı göstererk: “Heybenin iki tarafı eşit ağırlıkta mı? Sen sizin kdepirlerle karşılaştırdın mı? ”dedi. Öyle b ir karşılaltırma yapmamıştım ama yapmış gibi okul tarafının daha az kepir olduğunu söyledim. Bedsim Öğretmen gülümseyerek: “Bana da öyle geliyor!”dedi. Az ilerideki bağı göster. Özellikle durup baktık. Bağ çubuklarının koca koca gözler (Tomudcuk) oluştuduğunu gördük.

Çamlığın okul yanını dün bitirmiştik. Lüleburgaz tarafını da bugün  bitirdik. Paydostan önce Besim Öğretmen bizi bıraktı. Çepinleri,  belleri kürkleri derli toplu sıraladıktan sonra İsmet'le birlikte okula döndük. Derslikte paydoz zilini bekledik. Arkadaşların  gözleri, yollarda kulakları konuşmalarda: “Müdür Bey  geldi mİ? ”Harun Özçelik cesur çıktı: “Gidip Leman Öğretmene soracak. Leman Öğretmen de resim Öğretmeni olduğu için yetenekli arkadaşımız Harun'u el üstünde tutuyor (Leman Öğretmen bize derse gelmiyor)

Arkadaşlar birden: “Hemen  gitmesini istediler. Harun  Leman Öğretmenin derste olduğuınu b iliyormuş. Zil çalınca yolunu gözledi, Leman Öğretmenin eve gittiğini görünce de  az sonra arkasından gitti. Serbest okuma  saati süresince Harun beklendi. Harun ancak yemekte geldi. Herkes telaşla: “Nerede kaldın? deyince Harun: “Anlamadınız mı? Gelmiş ya da gelecek olsa   acele gelip söylerdim; Müdür Bey yok. Leman Öğretmenin topladığı  öğrenci ödevlerini dosyalamasına  yardım ettim!” Masada önce bir sevinç gösterisi oldu, Müdür Bey gelmemiş. Sevinç  çok uzun sürmedi arkasından da üzüntü geldi: “Tüm gün bizi bırakmazlar, ya tarım ya da sanat çalışması kaçınılmaz olacak!”Bu kez de Sanat mı, Tarım  mı? tartışmsı başladı. Benden başka kişmse tarım çalışması istemedi.

Dersliğe dönünce aynı konu bu kez tüm sınıfça  önemli bir konuymuş ya da bizim elimizde bir işmiş gibi uzatıldı.

Kadir Pekgöz bir olay anımsattı. Daha önce  1 ya da 2 Mayıs günü Hamitamat Köyüne gidileceği dururulmuştu. 4. Sınıftan Mehmet Özalp'ın babası Osman Özalp bizim sınıfı Hamitabat''a çağırmıştı. O günler gidilemediği için  8 Mayıs 1943 Pazar gününe bırakılmıştı. Kadir, belki hiçbir art niyet düşünmeden; “ Bu duruma göre bizim köye  gene gidilemeyecek!”deyiverdi. Dedi demesine ama çevresindekiler birden üstüne gittiler. “Vay sen, köyüne gidilmesini istemiyorsun. İstesen, “Gidilemeyecek! değil gidilmeyecek deyip üzüldüğünü gösterirdin!”türü sataşmalar yapıldı. Hamitabat Köyüne gezi yapmamız tümden Okul Müdürümüzün gelişine bağlı, gerçekte çağrılı  Okul Müdürü. Harun Özçelik Kadir'in yardımına koştu. Leman Öğretmen, Müdür Beyin perşembe günü geleceğini söylemiş. Kadir'e sataşanlar bu kez de Harun'a döndüler: “Sen bunu daha önce neden söylemedin? ”Kadir Pekgöz'e sataşanlardan  biri de Arif Kalkan'dı. Arif, Harun Özçelik'in konuşmasından sonra Kadir'den özür diledi. Öteki arkadaşlar da ağız ucuyla da olsa Kadir'den hoş görülmelerini istediler. Halil Basutçu ise: “Aferin arkadaşlar, bu yaptığınız uygar insanların yaptığı iyi davranıştır, bunu devam ettirelim!”deyince Mustafa Saatçı özür diledi, Halil Basutçudan sözünü geri almasını istedi:  “Aferin, çamurdan çıkmış eşeğe denir!”deyince Sami Akıncı sinirlendi(Aynı sırada oturuyorlar) yan  dönerek: “Mustafa nereden çıkarıyorsun bunları? ben duymadım böyle bir söz!”deyince bir kaç arkadaş birden: “Biz de duyduk, var öyle bir Atasözü!”dediler. Sami  kouşan lara baktı. Ciddi olalım, ben böyle . Bir söz duymadım; duyanlar, bana bunu bir kitaptan hiç değilse bir yazıda göstersin; ben de öğreneyim!”dedi. Bekit Temuçin, İsmet, Mehmet Yücel, Yusuf Asıul daha başka arkadaşlar olduğunu, bulacaklarını söylediler. Ben tartışmaya karışmamıştım ama sanırım b öyle bir sözü duydum. Ancak bunun kitpta ya da yazıda  bulma cesaretini gösteremedim. Yeğenim İsmet bana sorunca nedense: “Bilmiyorum!” deyip tartışmanın dışında kaldım.

Yatınca belleğimi yokladım; galiba bizim köyde bu söz kullanılıyor. Anımsayabildiğim kahve kon uşmalarında böylesi saçma sözlerin   geçtiğini duyar gibi oldum ama kesin bir örnek  yakalayamadım. Ancak Aferim ya da aferin sözlerini ben  çocukluğumdan beri duyuyorum. İlkokulda Öğretmenlerim  defterlerime bunu çok yazıyordu. Müfettişler geldiklerinde sık sık bu sözü söylüyorlardı. Aferin, bir başarı karşılığı olduğuna göre yükünü çamurdan çıkaran eçşeğe de sahibi pekala “Aferin” diyebilir. Bu nedenle Sami'yi haklı buluyorum. Aferin salt çamurdan çıkmış eşek için kullanılmış olamaz!

 

5  Mayıs  1943   Çarşamba

 

Fahri Tosili Öğretmenin  çubuk sesleri arasın da yatakları terkettik. Hiç beklemediğimiz bir durum şapur şupur sular akıyor, bulutlar yere inmiş gibi yağmur yağıyor. Talat Tarkan Öğretmen küçük merdiyende şemsiyeli olarak durmuş, geçenleri uyarıyor: “Doğrudan  dersliklerinize!”Suskun olarak merdivenlerden çıkarak dersiğe girdik. Bu hesapta yoktu. Gerçi kimi arkadaşlar için özllikl tarım çalışmlarında kurtulma olacak ama, onşlar henüz bunu düşünmediler. Çünkü bu denli bol sulu bir yağmur düşüncelerimizde yoktu. Derslik  pencerelerinden  arka bahçeye yukardan baktık, her taraf göl. Mustafa Saatçı: “Yağmur yağdı böyle oldu!”dedi, çevresine bakındı. Sami Akıncı yanıt verdi: Mustafa şu söylediğin sıradan bir söz. Onu deyim meyim  anlamında söyledinse boşuna zahmet ettin. Söylediğin çaresizliği anlatmak amacıyla ortaya konmuş bir yarım  cümle. O cümlenin ya önünde ya da sonunda onun anlamını tamamlayan bir tam ya da yarım cümle olması gerekir. Onu deyim olarak düşünüyorsan, yanılıyorsun!”Mustafa Saatçı hiç alınmadan: “Ben onu, böyle  neşesiz oluşumuzu anlatmak için söylemiştim. O, senin deyim meyim dediğin ben  zaten bilmiyorum!”deyince arkadaşlar bu kez Mustafa Saatçı'ya takıldıklar: “Sahiden deyimi bilmiyor musun? ” Yusuf Asıl: “O zaman sen SS'in eline değemezsin!”Sami Akıncı hemen uyardı: “O başka bir söz be kardeşim!”Yusuf Asıl Sami'yle işaretleşti. Mustafa Saatçı bu kez, dey-değ ayırımına dikkat etmeden SS üstüne konuşmaya başladı: ”Yağmurda ıslandı mı acaba? Aman hastalanmasın!”

Yağmur azalır gibi oldu ama gene de yemekhane kapısına varana dek ıslandık. Arkadaşlar Turgutbey köyüne gitmediğimize sevindiler: “Böyle bir yağmurda gitseydik, halimiz nice olurdu?” türü konuşmalar  yapıldı.

Tarım çalışması yapılamayacağına göre bu dört saatte ne yapacağız? Sorusu soruldu ama yanıtsız kaldı.

Dersliğe döndüğümüzde gözler genellikle kapı ile pencereler arasında gezdi durdu. Kapıdan hangi Öğretmenin gireceği, penceredense yağmurun  yağıp yağmadını izlendi. Ders zili çaldıktan bir süre sonra Ahmet Kun Öğretmen geldi. Ahmet Kun Öğretmen, ders yılı başında kısa bir süre matematik derslerimize gelmişti. Bu kez de o gelince matematik dersi yapacağımızı sandık. Ahmet Kun Öğretmen sıralar arasında gezdikten sonra hiç bir söz söylemeden  çıkıp gitti. O gittikten sonra arkadaşlardan bir bölümü  sınıfça matematik  çalışmamızı önerdi: “Hiç değilse dört işlem üzerine tekrarlar yaparak unuttuklarımızı anımsayalım!”dediler. Bu tür çalışmaya gönüllülerden biri Bekir Temuçin, hemen kalkıp tahtayı temizledi. Bekir tahtaya sayılar yazarken Seyfi Çaçur Öğretmen gülümseyerek geldi: “Dersiniz boşmuş, benim de dersim yoktu; atlayıp geçtiğimiz konularımızı  hiç değilse  konuşarak gözden geçirip bir özet çıkzaralım!”deyip masaya oturdu. Önce, Tuna Nehri ile  Ege Denizi arasını kaplayan Balkan Yarımadasının toprak, iklim, bitki özelliklerini anlattı. Balkan Yarımadasının küçük bir parçası olan Trakya Bölgesinin de Ergene Nehrinin  iki yan kanadını oluşduran bir tarım havzası olduğunu a nlattı. Tebeşirle tahtaya  çizgilerle Trakya'daki dereleri çizdi. Özellikle de, çok iyi bildiğimi sandığım Şeytan dere, Üsküm dere, onlara paralel Ergene'ye inen öteki dereleri doğru çizmesine şaştım.

Öğretmen gidince İdris Destan gitti Lüleburgaz deresinin kuzey tarafına köyü Osmancık'ın yerini işaretledi. Az ilerisine Menhmet Yücel de  Ceylan  köyü işaretleyince Kadir Perkgöz de bizim köyleri kondurdu.

Seyfi Çaçur Öğretmen: “İşte size bir Trakya haritası!” deyip bu kez de haritalar üstünde durdu. Açık Türkiye haritası üstündeki bilgileri tekrarladı. Renklerin, çizgilerin anlamlarını, ölçü bildiren sayıların gerçek değerlerini sordu. Seyfi Çaçur Öğretmen konuşurken dersliğin bana göre sağ tarafında fısıldaşmalar oldu. Öğretmen   haritaya dönük konuşurken birden fısıldaşanlara döndü: “Anlattıklarımı biliyorsunuz herhalde? ”deyince Yakup Tanrıkulu ile Ali Önol: “Biliyoruz!”yanıtını verdiler. Öğretmen gülümseyerek: “İşte buna sevindim. İçiini, zde birilerinin bunları bilmediğpini biliyorum. Bunları işte on lar için tekrarlıyorum. Gelin öyleyse siz de bana yardımcı olun, birlikte anlatalım!”deyip arkadaşları kaldırdı. Trakya'nın iklimini anlatmak için enlem-boylam arasındaki yerini sordu. Arkadaşlar susunca bu kez de Tüm Türkiye'nin enlem-boylarlarını sordu. Solruyu değiştirdi, enlemlerin-boylamların  ne anlam taşıdığını, ne işe yaradığını sordu. Arkadaşlar tek bifr söz söylemediler. Onlara sorunca önce Sami, sonra ben, arkamdan İsmet, Mehmet Yücel, Bekir Temuçin, Harun Özçelik, Halil Basutçu, Yusuf Asıl parmak kaldırdık. Öğretmen bizi göstererek: “Bakın bilenler varmış ama susmuşlar; niçin sustuklarını öğrenmek istiyorsanız ben söyleyeyim; insanlarda bir nezaket anlayışı vardır!”

Seyfi Çaçur Öğretmen  son derste de geldi. Bu kez haritalar üzerinde durdu özellikle fiziki haritaların  coğrafya derslerindeki yararlarını anlattı. Dünyada bulunan devletler gibi  maden kaynaklarının da çok önemsendiğini, bunları bellekte yerli yerinde tutmanın zor olduğunu, oysa fiziki haritların  bunları küçük simgelerle anımsattığını anlattı. Örnek olarak yüksek dağlar gibi, yanardağların, ormanlık bölgelerin, çöllerin özellikler de denizlerin renklerine bakarak derinliklerini bile anlamak olasıdır!”dedi. Seyfi Çaçur Öğretmen Yakup Tanrukulu'nun sırası önüne giderek: “Bütün bunları ben nasıl biliyorsam, sen de bilebilirsin buna inanırım. Ancak sorulduğunda söylemezsen bilgin üstüne kuşku uyandırırsın dostum, bunu da unutma!”dedi. Ders zili çalınca Seyfi Çaçur Öğretmen gülümseyerek: “Bir başka yağmurlu günde de Trakya'da yağmur mevsimlerini konuşalım, o da sizin için önemli bir konudur; köylerle tarım, tarımla yağmur, yağmurla çiftçi ikiz kardeşler gibidir. Siz Öğretmenler de onların üçüzleri gibi olacaksınız, sorulacak sorulara susarak yanıt veremezsiniz!” dedikten sonra bu kez de Ali Önol'a: “Değil mi? ”diye sordu.

Öğretmen gidince önce bir suskunluk oldu arkasından da zık iki görüş ortaya çıktı. Biz coğrdefya diye bir ders okumadık, bunları şimdi neden önümüze getiriyorlar? Karşı olanlarsa: “Biz okumadıksa bu biizim şanssızlığımızdan. Gidec eğimiz okullarda bu konular önümüze çıkacağına göre  az da olsa neden görmeyelim? Sami Akıncı ile Halil Basutçu ara bulmaya çalıştılar. Halil Basutçu: “Dersimiz boştu, pekala çamur kürümeye de çıkabilirdik, yerimizde otururken öğrendiklerimiz kötü mü oldu? ”diye sordu. Mehmet Yücel de bir başka öneride bulundu: “4. sınıfta okuyanlara soralım, onlar bunları okuyor mu? okuyorsa susmak zorundayız!” Yemek zili çalınca Mehmet Yücel'in önerisi gürültüye geldi herkes kalktı.

Yağmur  çiseltiye dönüşmüş durumda. Okul çevresi gölcüklerle donanmış. Asfalt yol dere olmuş şırıl şırıl akıyor. Yoldan geçen araçlar iki yana su saçıyor. Bizim bahçe hendekleri de dolmuş durumda.

Yemekte yağmura tutuluşlarımızı, yağmur üstüne bamışımızdan geçen olayları anlattık. Anlattıklarımız o denli farklı olaylar ki gülesim geliyor. Yusuf bir kez yağmura tutulmuş, ayakları su içinde kalmış. Hilmi öyle bir ıslanmış ki anası: “Oğlum: “Göle mi düştün!” demiş. Oysa ben, Hamitabat oköulundan dön erken köyün   kıyısında başlayan yağmurun altında  kendi köyüme döndüğüm oluyordu. Öyle çorap morap değil kuru bir tarafım kalmıyordu. Bunu anlatınca onlara şk gibi geldi. Ayrfıca çobanlık yaptığım yıl kış boyu   kebe altında ıslak ayaklarla dolaştığımı söyleyince kesinlikle inanmadılar. Onlar olsa ne yapacaklardı ki. Sürü otlamaya yayılmış, otluyor. Koyunun yaşamı ona bağlı, yağmur falan  aldırmıyor. Benim görevim onları doyurmak. Bakşa bir seçeneğim yok. Tüm çobanların  yaptığını yapmak zorundayım. En ilginç soru: “Nasıl dayandın? ”Nasıl dayandın  ne demek? ”Yaşam böyleymiş”deyip koyunları doyurdum. Şimdi de sizin aranızdayım. Üstelik  çoğunuzdan da daha sağlıklıyım. Harun bu söze takıldı: “Keşke ben de bir yıl çokanlık yapsaydım. Böyle olmaktan  belki kurtulurdum!”Bu kez de Harun için bir kuru çobanlık yeri düşünüldü. Önce Edirne/Karaağaç istasyon binası salonu düşünüldü. Orası  küçük geldi. Bu kez de Ankara istasyon binası dersken Haydarpaşa daha uygun görüldü. Yağmur yağmayacak, kurulukta dolaşacak. Bu arada sürüden de vazgeçildi, elinde resim tahtası resim yapacak.

Yemekte duyuru yapıldı: “Tüm  sınıflar dersliklerinde ders çalışmalarını sürdürecek!”

Derslikte toplanınca Mehmet Yücel dediğini yapmış, 4. sınıftaki kardeşi Namık Yücel'den onun tuttuğuCoğrafya dersi notlarını almış, gösterdi. Büyük bir çoğunluk okumasını istedi.

Mehmet Yücel kardeşinin noltlarını okudu. (Notları, coğrafya Öğretmenleri Müfredat Programınız bunları  bilmenizi istiyor!”diyerek yazdırmış)

1. Yer hakkında toplu bilgiler:

Uzayda yer. Yerin  şekli, boyutları, hareketleri. Enlemler ve boylamlar. Yefrin oıluşumu ve yapıı. Yerin üzerin de kara ve denizlerin dğılışı.

2. Atmosfer:

Atmosferin  bileşimi; atmosferin  bileşimine giren maddelerin  hava fiziğinde başlıca rolleri. Sıcaklık: Sıcaklık farklarını yapan etkiler. Sıcaklığın yer yüzünde dağılışı. Basınç ve rüzgarların küre üzerinde dağılışı.  Nem ve yağış: Sıcaklık, nem ve yağış arasındaki fiziki bağıntılar. Yağışın sebep ve neticeleri. Yağışın yer yüzünde dağılışı. İklim nedir? Başlıca iklim tipleri. Genel iklim koşulları içerisinde Türkiye'mizin yeri ve özellikleri. . . . . . . . . Arkadaşlardan Mehmet Yücel'e sataşanlar oldu. O da söylenerek  okuduğu defteri kapattı. “Size iyilik etmek kimin haddine? . . . . . deyip sustu. Talat Tarkan Öğretmen kısa bir süre dersliğimize geldi

gitti. O gidince sım Öğretmenin b ir  derslikte olabileceğini düşünerek odasına gitti. Gerçekten bir derslikteymiş. Az sonra İlyas Özcan geldi, müzik çalkışması yapacaklarını  söyleyip akordiyonu götürdü. Bu haberi alınca rahatlayıp piyano çalıştım. Paydos zili çalınca gene İlyas, bu kez de akordiyonu getirdi. Az sonra Asım Öğretmen geldi bir süre parça tekrarı yaptık, izin isteyip ayrıldım.

Derslikte yarınki Türkçe dersi konu ediliyor. “Ne  okunmuştu? ”Genellikle verilen yanıt: “Kitap!”İyi, anladık kitap ama ne kitabı?” Adı bir yazarın kısa adlı kitabı: “Yaban!” Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Savaşta kolunu kaybeden bir İstanbul çocuğu, İstanbul'a tek kolla dönmeyi içine yedirememiş, emireriyle onun  köyüne gitmiştir. Ne var ki köylülerin yaşamına ayak uyduramamıştır. Daha doğrusu köydekiler kendi alışkanlıklarına teres gelen okumuş bir insana alışamamış, onun yaşam anlayışını da hoşgörüyle karşılamasmış, onu yabancı anlamına gelen Yaban gözüyle görmüşlerdir. Subay Ahmet Celal köyde geçen  günlerinin önemli olaylarını yazmıştır. Sonunda köyü terketmek zorunda kalır, köyden ayrıldıktan  sonra tuttuğu notları bir yere saklar. Kendisinin nereye gittiği bilinmez. Tutulan notları bulanlar oralardan görev yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu'na verirler; o da bu notları kitaplaştırır.

Bunları düşünürken Hilmi Altınsoy dersliğe girince nöbetçiliği anımsadım. Kendi kendime: “Ben yarın nöbetçiyim!” deyip arkama yaslandım. Nöbetçiler derslere girmek zorunda değiller. Girmek isteyen ler nöbetçi Öğretmenlerinden izin almak zorunda. Derse girmemeye karar verdim. Zaten yağmur bir çok işi aksattı, zorunlu olarak  nobet işleri ağırlaşmış olacaktır. Az sonra zaten Hilmi uyardı: “Abi, yarın işin oldukça zor olacak, kiler akmış, alt kattaki depoya da kapı altından su dolmuş, haberin  olsun!”dedi. Bir süre düşündüm, hjiç serv mediğim bir düşünce aklıma takıldı: “Derse girmemek!”Şimdiye dek böyle bir  kaçamak aklımdan geçmemişti. Hasan Üner yanıma geldi. Onun  da aklına Aruz ölçüleri takılmış. Örnek olarak seçtiği dizeler:

 

Namık Kemal:          “ İşte adu karşıda hazır-silah

Arş yiğitler  vatan imdadına”

 

İş     te     a    du     kar     şı     da    ha     zır     si,     lah

-         .      .      -    /    -        .       .       -   /     -       .        -

 

Arş  yi    ğit    ler    va     tan    im    da     dı   na

-       .       .        -  /    -     .        .        -        .     -

 

Şiirin  aruz ölçüsü  Müfteilün.    Müf   -/ te    . /  i   .  /  lün  -

 

(İş), kapalı ya da uzun, (te) açık ya da kısa, (a) açık ama kısa okunacak yerde, (du) ise açık ama  uzun okunmaktadır. Adunun  u'su  uztıldığı için uzun hecedir. (Kar) uzun ya da kapalı, (şı)  açık ya da kısa. (da) açık, kısa, çünkü  karşıda sözündeki  (da) sesi (daaaa) olarak uzatılamaz. (Ha) da açık ya da kısa gibi ise de, istenirse uzatılabilir. Burada öyle yapılmıştır. Buna İmale diyebiliriz. Kısa heceleri uzatma olayına bu ad verilir. (zır), kapalı ya da uzun, (si) kısa, (lah) kapalı.

İkinci dizede üç değişiklik vardır. (Va), açık olmasına karşın uzun okunur. İmale yapılmıştır. (tan) hecesi kapalı ama burada kendiliğinden( n )harfi arkadan gelen ( im )hecesişne takılarak (nim) hecesine dönüşür. Bu işlem de Aruz ölçülerinde( Ulama) olarak  bilinir. (Da)  hecesi açıktır ama burada (da )uzun okunur. İmdaaat, gibi söylenir. Sondaki failün, yerine göre falün ya da felün olabilir. Tüm aruz  ölçülerinde dize sonlarındaki hece uzun ya da kapalı sayılır. Burada ilk dize (lah) hecesiyle biterken, ikinci dize (na) ile bitmektedir. Bu kurala uyularak ikisi de çizgi ile gösterilir.

Hasan'ın seçtiği. 2. örnek.

Ahmet Haşim                                  “Yarin  dudağın dan getirilmiş

Bir katre alevdir bu karanfi. ”

 

Tevfik Fikret                                   “Küçük muttarit, muhteris darbeler,

Kafeslerde, camlarda pür ihtizaz. ”

 

Ey   bu    top  rak  lar  i  çin  top  ra  ğa  düş  müş  as  ker

-      .        -      -     .    .    -     -     .    .      -       -      -     -

Fa      i       la     tun fe   i   la   tun fe  i      la     tun   fa  lün (Lar, la  ri  ulama)

 

Ya  rin  du  da  ğın  dan ge  ti  ril  miş

-     -     .    .      -      -     .    .    -     -

Mef  u    lü  me   fa    i    lü   fe  ü   lün (i ile ü harfleri ^  olacak)

 

Kü çük  mut  ta  rit  muh  te  ris  dar  be  ler

.    -       -       .     -      -      .   -      -     .     -

fa     ü     lün    fa  ü  lün      fa  ü  lün    fa   ül   ( ü'ler ^ lıdır. )

İyi ki Hasan geldi. Boş oturmaktan kurtuldum gibi, Derslikteki şamataları da  katılmamış olldum. Az da olsa bildiğim konuları tekrarlayarak Türkçe dersime katkım  oldu. Sabah  Oyunlarının yapılmayacağı duyuruldu. Buna da sevindim,  böylece kalk zili çalar çalmaz nöbetime gideceğim.

 

6  Mayıs  1943 Perşembe

 

Zilden önce uyandım ama  kalkmadım. Ancak tetikte yattığım için zil sesiyle ranzadan inip tuvalete gittim. Süleyman Gege de nöbetçiymiş  birlikte mutfağa gittik. Mutfakta, yemek  salonıunda olağan üstü bir durum yok. sınıftan birisi(Ahmet Dökme) dışında tüm nöbetçiler çok iyi tanıdığım arkadaşlar: Süleyman Gege-Ahmet Baştürk-Şaban Patır-Ali Şen-Cemalettin Mert-İsmet Özcan-Selim Gezen-Zeynel Yalçın-İrfan Taşkın- Gülsüm Dinçer-Ahmet Dökme. Çalışkanlıklarına bir diyeceğim yok ama  Ahmet Baştürk'ün biraz çok konuşuğunu, Ali Şen'in çok ağır davrandığını, Selim Gezen'in biraz kaytarganlığını da gözardı  edemem. İsmet Özcan'la hemşerim İrfan Taşkın söz dinleyen, dinlemekten  hoşlanan kimseler. Küçük Ahmet Dökme biraz atak gibi ama bakalım akşama dek bu ataklığı sürecek mi? Yağmur kesildi. Mutfakta fazla bir akıntı yok. Depo anahtarları Ahmet Ağabeyde olduğu için onu bekleyeceğiz. Kahvaltıya  her zamanki saatte girildi. Oyun dakikaları  sabah çalışma saatine eklenmiş. Çay-peynir çıkışıyla hiç bir ilgim olmamasına karşın arkadaşlar bunu benim uğuruma yordular. Öğleye mercimek olduğunu duyunca ne diyecekler bilmem?

Talat Tarkan Öğretmen  geldi, masalar arasında gezindi. Süleyman Gege'ye takıldı: “Uzun boy rekoru sende mi?             “diye sordu. Süleyman soruyu hayra yormadı; biraz sıkılarak: “Bilmem!”dedi. Ahmet Baştürk bizim sınıftaki Mehmet Yücel'in adını verdi. Talat Tarkan Öğretmen Mehmet Yücel'in masasına baktı. O zaman anladım, Talat Tarkan Öğretmen Mehmet Yücel'i iyi tanıyor. Oysa konuşmalarda, “Derslerinize girmediğim için sizleri adlarınızla tanımakta zorluk çekiyorum!”diyordu.

Ahmet Ağabey kamyonla geldi. Benimle birlikte iki arkadaş istedi. Süleyman'la İsmet'i alıp gittim. Depoya gene kapı altından su girmiş. Geçen yılarda da girmişti. Anımsattım, şeker torbaları ıslanmıştı. Bu kez fazla su girmemiş, sızma türü nemlenme olmuş, belli çuvalların, sepetlerin yerlerini değiştirdik. Mangal yaktık. Öğleye dek depoda çalıştık. Öğlede Müdür Beyin geldiği söylendi,

Yemekte arkadaşların yanına uğradım. Benim ilgim, Müdür Beyden çok Eğitimbaşının gelip gelmediği  üstüneydi. O da gelmişse arkadaşlar duymuş olabilirler. Sormadım, ancak onlar da duymamış olacaklar, yokluğundan söz ettiler. Türkçe dersinde Sabat Öğretmen Türkçe Dersi üzerine Milli Eğitim Bakanlığından gelen bir açıklama yazısı okumuş. Yazının tamamı  bitmemiş, Sabahat Öğretmen okumayı sürdüreceğini söylemiş.

Arkadaşlardan Aldığım bilgilerden sonra derse gitmediğime üzülmedim . Zaten gidemeyecekmişim. Gene okunacağına göre yazının ne olduğunu nasıl olsa öğrenirim.

Öğleden sonra hava iyice açıldı; tüm sınıflar  alanlara dağıldı. İşbölümü yapılarak asfalttan Futbol alanına dek  çalışanlar oldu. Biz de nöbetçiler olarak Yemekhane kapısı önlerinin çamurunu temizledik.

Gülsüm'ün arkadaşları geldi, mutfakta sıcak su ısıttılar. Atölylerin de kola çalışması yapıyorlarmış. Hiç duymadığım bir söz. Ütü işinde kullanılıyormuş. Kolalı gömlek yakaları daha düzgün duruyormuş. Özellikle kravat takanlar o tür ütülemeyi istiyormuş. Kravat takıyorum ama böyle  kolalı bir yaka kullanmamıştım. Asım Öğretmenin gömlekleri hep öyle ütüleniyormuş. Şimdi anladım, Asım Öğretmen okul dışında  bir yere giderken düzgün yakalı gömlekler giymekteydi. Demek onların yakaları kolalıymış. Kırklkareli'den gelen Selahattin Yücesoy Öğretmenin gömlekleri de öyleydi. Daha önce kravat takan bizim Öğretmenlerin yakalarına hiç dikkat etmemiştim. Hepsi tertemiz giyiniyordu, kravatlarına hep özlemle baklıyordum, bundan olacak yakalarını görememişim.

Akşam yemeğini çok rahat hazırladık. Hazırladık diyorum ama ben karışmıyorum. Arkadaşlar bana iş bırakmıyorlar. İrfan'la bir süre geçmiş günlerden söz ettik. Babası Pehlivan Amca rahatsızlık geçirmiş, şimdilerde biraz iyileşmiş. İrfan'a haber gönderiyormuş:

- Senin Öğretmen olduğunu  görmeden ölmeyeceğim, merak etme! diyormuş.

Akşam yemeğinde ender karşılaştığımız bir olay 3. yemek olarak un helvası verildi. Aşçıbaşına göre bu, yağmurun hediyesiymiş; nemlenen şekerle, un, hemen kullanılmazsa bozulurmuş. Ben bunu kendime göre değiştirdim: “Arkadaşlar, özellikle öğleden sonra çok çalıştılar, onları sevindirelim!”dedim. Aşçıbaşı da beni dinledi. Kimse inanmadı ama ortada bir gerçek vardı, bu akşam tatlı verilmişti.

Yemekte Asım Öğretmenle birlikte Pesent, Cemile Öğretmenler de vardı. Cemile Öğretmen yarın nöbeçiymiş, sabah erken gelemediği için  akşamdan burada kalıyormuş. Asım Öğretmen bana  söz atınca Cemile Öğretmen de Hamitabat'a gitme işi ne oldu? ” diye sordu. O da gitmek istiyormuş. Daha doğrusu daha önce kendi köylerinde çalıştığından Osman Amca Cemile Öğretmeni özel olarak çağırmış. Gezinin önümüzdeki pazar gününe bırakıldığını, ancak gene de Müdür Beyin durum una bağlı olduğunu söyleyince Öğretmenler: “Müdür Bey geldi!” dediler.

Yemekten sonra toplama işlerimizi hızla tamamlayıp dersliklerimize dağıldık.

Türkçe dersinde Sabahat Öğretmenin okuduğu yazıyı Öğretmen  Sami Akıncı'ya vermişmiş. Arkadaşlar söyleyince Sami'den istedim. Pazartesi günü kendisine vermek üzere Sami yazıyı bana  verdi. İşte buna çok sevindim, yazıyı tam okumadan yazarken okuyacağımı düşünerek yazdım.

Köy Enstitüleri'nde Türkçe Öğretimi

Türkçe öğretiminin amacı, öğrenciye doğal olarak var olan anlama ve anlatma yeteneğini geliştirmektir. Enstitüye gelen  öğrenci anadilini  bilir; fakat bu bilgi enstitünün kendisine vereceği kültürü anlayıp anlatacak kadar zengin değildir. Arkadaşlarıyla rahatça anlaşan öğrencinin okumada, yazmada ve konuşmada gösterdiği yetersizlik, anlamaya ve anlatmaya alışkan olmadığı  bilgiler, düşünceler ve duygularla karşılaşmasından ileri gelmektdir. Kuşkusuz bu yetersizliğin giderilmesinde  bütün derslerin yardımı olacaktır. ; fakat anlama ve anlatmayı pratik, bilimsel ve artistik kısacası  bütün yönleriyle kuycaklayacak olan Türkçe, öğrencinin yalnız bu gereksinimine  cevap verecektir. Öteki derslerde sınırlı bilgileri anlayıp anlatmak  beklenmesine karşın Türkçe dersinde her türlü bilgiyi, en iyi anlama ve anlatma yolları üstünde durulacaktır. Türkçe  öğretimi hiç bir ihtisas(Kişisel eğilim, saplantı-Akım) kuralına bağlı kalmayarak anadilinin her alandaki rolünü gözetmek zorundadır.

TÜRKÇE ÖĞRETİMİNDE EDEBİ SANATLARI AMAÇ TUTMAK TEHLİKELİ BİR YOLDUR. AMAÇ ŞAİR; YAZAR YA DA SÖYLEVCİ YETİŞTİRMEK OLMADIĞI GİBİ BUNLARI YETİŞTİRMEK DE HİÇBİR Öğretmenin ELİNDE DE DEĞİLDİR. ENSTİTÜLERİN VEREBİLECEĞİ; ORTA FAKAT SAĞLAM BİR ANLAYIŞ VE ANLATIŞ KUDRETİDİR. OKUMADA YAZMADA VE KONUŞMADA GÜZELLİKTEN ÇOK DOĞRULUK ARANMALIDIR. DOĞRUSU DA GÜZELLİĞİN İLK KOŞULU DOĞRULUKTUR. BUNU SAĞLAYABİLMEK SANATÇI YETİŞTİŞRMENİN DE EN GÜVENLİ YOLUDUR. ÖĞRENCİ, ENSTİTÜYÜ BİTİRİRKEN  YAŞINA VE ANLAYIŞ DÜZEYİNE UYGUN BİR METNİN ÖZÜNÜ; SÖZLERİNİ VE DEĞERİNİ ANLAYABİLİYORSA, DİLEK VE DÜŞÜNCELERİNİ YAZI YA DA SÖZLE AÇIK VE TAM OLARAK ANLATABİLİYORSA OKUMA, YAZMA V E KONUŞMADA KARŞILAŞTIĞI ZORLUKLARI KENDİ KENDİNE YENMENİN YOLLARINI ÖĞRENMİŞSE, GÜNDELİK YAŞAMINDA OKUMAYI VE YAZMAYI ZEVKLİ BİR ALIŞKANLIK DURUMUNA GEİRMİŞSE, TÜRKÇE ÖĞRETİMİ AMACINA ULAŞMIŞ OLACAKTIR. BUNDAN ÖTESİNİ ÖĞRENCİNİN KİŞİSEL YETENEĞİNE VE ÇALIŞMA GÜCÜNE BIRAKMAK GEREKİR.

Türkçe öğretiminden beklediğimiz yalnız öğrencinin anlaması ve anlatmada kazanacağı pratik beceriler değil, bunlar aracılıyle düşüncesine ve ahlakına katılacak olan değerlerdir. Öğrencinin anlayış ve anlatışı üzerinde çalıkşırken  onu iç yaşamına karışmakta, akıl yürütmesine, ruhsal alanına, kişiliğine, günlük alışkanlıklarına ve de zevklerine yön verilmektedir. Bu bakımdan Türkçe Öğretmeni nasıl bir insan yeiştirmek istediğimizi en iyi bilen Öğretmen olmak gerekir. Bu nedenle hiç bir ders Türkçe dersi kadar zevk, kişilik ve ahlak eğitimine elverişli değildir. Çünkü okumada, yazmada v e konuşmada dürüstlük, ahlakta dürüstlüğün en  açık belirtisidir. Tam anlamaya ve tam  tam anlatmaya alışmak, kendini ve çevresini tanımaya, bilmediğini bilmeye, doğruyu söylemeye alışmaktır. Türkçe derslerinde öğrencinin kazanacağı alışkanlıklar gerek iş yaşamında, gerek ruhsal yaşamında sürekli etkili olacaktır. Türkçe Öğretmeni en küçük kusurları düzeltirken bile öğrencisinin zevkini ve düşüncesini yoğurup yönlendirmektedir.

TÜRKÇE DERSLERİNDE UYGULANACAK YÖNTEMLER

Türkçe öğretimi, amacının  ve alanının genişliği nedeniyle  değişik yöntemlerin uygulanmasına elverişlidir.  Verilecek bilgiler ve her Öğretmenin karşılaşacağı zorluklar o denli değişiktir ki, değişmez bir program ya da  yöntem  uygulamak olanaksızdır. Tam anlama ve anlatma amacına ulaşmak koşuluyla Öğretmenin istediği yollara başvurmakta özgür bırakılmaktadır. Her Türkçe dersinin özel koşullara, olanaklara, karşılaşılan zorluklara, öğrenci düzeyine, dersin konusuna göre hazırlanması, özgün bir buluşa dayanması gerekir. Türkçe Öğretmeni bir  konuyu parça parça öğren ciye sunarken bir uzman ya da bilgin değil, birbiriyle ilgili bilgileri bir araya getirmesini, her dersi kendi olanaklarıyla donatmasını bilen bir sanatçı olacaktır. Türkçe öğretiminde birliği sağlamak için  önemli olan iki ilke göz önünde bulundurulmalıdır:

1. Türkçe öğretimi metinlere dayanır.

2. Bilgiler ayrı ayrı değil, birlikte verilir.

Öğretimin metinlere dayanması, dil ve edebiyata ait bilgi ve öğütlerin yalnız metinleri aydınlatma amacıyla verilmesi  demektir. Gerçi dilbilgisinde, yazma ve konuşma tekniğinde, yazma ve konuşma tekniğinde, edebiyat tarihinde belli bir metnin sınırlarını aşan bazı kurallar, anafikirler, temel  fikirler vardır. Fakat bunları bir öğrencinin anlama ve anlatmada karşılaştığı zorluklar üzerinde durulurken vermek elimizdedir. Öğrenci, okumaya ve okuduğu metin üzerinde düşünmeye başladıktan sonra Öğretmen bütün bildiklerini söylemek olanağını bulacaktır. Öyle ki, öğrencinin sorularını yanıtsız bırakmamak için bilgilerini genişletmek zorunda bile kalacaktır.

Yazının  yarısını bile yazamamışım, bitiremeyeceğimi anlayınca bıraktım. Zaten zil de çaldı. Yusuf'la Ahmet sordu:

- Yarın oyun olur mu? Yağmur yağmazsa olur”. Yusuf hemen pencereye koştu:  “Hava yıldızlı!”deyince  olacağına karar verdik.

Yarın Müdür Beyin  iki saat dersi var. Olasılıklar üretildi:

-  Yorgundur, gelmez-Yorgun da olsa gelir, bizi özlemiştir!  Özleme sözü kişilere dönüştürüldü:

- Mustafa Saatçı'yı özlemiştir, Yok yok İsmet'i özlemiştir. Derken sıra Emrullah Öztürk'e dayandı. Emrullah okkalı bir küfür basınca bütün gözler ona döndü:

- Sana takılmaları önlemek için küfür savuruyorsan bilesin ki daha çok takılma konusu olacaksın! Hüsnü Yalçın ricada bulundu, Halil Basutçu araya girdi, ortalık yatıştı. Emrullah'ın Yakup Tanrıkulu'ya küfrettiği saptanmıştı. Oysa Yakup takılmalara katılmamış, katılmadığına da sıra arkadaşı Arif Kalkan  tanık olmuşmuş. Bu nedenle Arif Kalkan araya girenlere çıkıştı:

–Her zaman aynı sözleri söylüyorsunuz. Asıl söylemeniz gereken kişi, koruduğunuz kişi, ona neden  birşeyler söylemiyorsunuz? Bir gün gelir böyle  bana küfrederse gene  kalkıp  bunları bana da mı söyleyeceksiniz? Siz söyleyince benden susmamı mı  isteyeceksiniz? Böyle düşünüyorsanız aldandığınızı o zaman anlayacaksınıuz!”Arif bunları söyleyince Mehmet Yücel, Sefer Tunca, İsmet hep birlikte Arif'e:

– Ağzına sağlık! dediler. Bu arada Emrullah oturduğu yerde konuştu. Söylediği tam duyulamadı, ancak Sefer Tunca çok sert olarak:

– Sus be uyumsuz adam, arkadaşların senin için kavga edip duruyor. Onları düşün bari, 5 yıldır bir aradayız. Hep bir birize takılıyoruz, senin gibi küfüre baş vuran oluyor mu? O kullandığın küfürleri yalnız sen mi  bildiğini sanıyorsun? ”deyince Mustafa Saatçı saf  saf (Numaradan):

– Ben hiç küfür bilmiyorum, ne olur bir iki küfür de bana öğretin! deyince tartışanlar bile güldü. Mustafa Saatçı'ya küfür öğretecekler ortaya çıktı. Ancak Mustafa Saatçı kendisine öğretilecek küfürlerde s. k'lı sözlerin geçmemesini istedi. Az sonra öneriler sıralandı: SS'ye bakan  namerttir. SS'ye gülen ağlasın, SS ile konuşanın dili şişsin, SS'ye dokunanın eli kopsun!”türü sözler sıralandı. Bu arada ben de Mustafa Saatçı'ya sordum:

– Bu söylenenler aynı zamanda birer ilençtir. Bunlardan sen etkilenmeyecek misin? Örneğin SS'ye bakan namert, oluyor. Oysa sen de bakıyorsun. Mustafa Saatçı beni haklı buldu, hemen yeni bir koşul öne sürdü:

– Kendisinin bu söylemde kesin bir ayrıcalığı olacak. Bu kez de  önerilen  tüm küfürlerin, ilençlerin listesi ortadan kaldırıldı. Yat zil çaldığı için  yenilerinin  üretilmesi yarına ertelenerek  konuşmalara son verildi.

 

7  Mayıs  1943   Cuma

 

Halil Basutçu biraz yüksek sesle bana nöbetçi Öğretmenini sordu. Cemile Öğretmenin olduğunu söyledim. Az ileriden birileri:

– Oh, iyi öyleyse, o buralara gelmez!”deyip sevinirkern Asım Öğretmen kapıdan:

–Şimdi geliyorum, şimdiiiiii!”diye  uzatarak tekrarladı. Gülüşerek tuvaletlere oradan da meydana geçtik. Okul önü  daha önce çok kumlandığından nemli ama çamur olmamış. Arkadaşlar, oynanabilkir kararı verince ben  Timurağa ile başladım, Hoşbileziye geçtim. Biz oyunu sürdürürken okul önündeki gruplar geldi. Onların tarafta koşmak sakıncalı görülmüş. Onlar da oyun düzenine girince ortalık iyice karıştı. Asım Öğretmen düdük çalarak durdurdu:

– Bu sabahlık, bu kadar! deyip  akordiyonu durdurmamı işaret etti. Zaten zil de çalmıştı.

Derslikte askerlik dersi anımsandı. 2 haftadır atlatılan ders bugün nasıl geçecek? Üsteğmene sorular hazırlandı. Üsteğmen daha önce  askerlik kampı için sorulan soruları:

-  Hele bir mayıs ayı gelsin, onu da konuşuruz!”demişti,   “İşte mayıs ayı geldi!  Türü   sözler söylendi. “Ya üsteğmen bugün de gelmezse? ”  karşılıklı söyleşmeler arasında bir de, “Ya Müdür bey 4 saat gelirse? ” sözleri tekrarlandı durdu. Olumlu ya da olumsuz öne sürülen olasılıklara katılmadan Sami akıncıdan almış olduğum yazıyı bu kez de dikkatlice baştan sona okudum. Okudukça bizim derslerin neden kitapsız geçiştirildiğini daha iyi anladım. Bir başka anladığım da ortada bir anlaşmazlık olduğunu sezer gibi oldum. Hem hazır kitabımız yok hem de bu kitapsız dersleri yazıda  istenen ölçüde ders verecek Öğretmenden yoksunuz. Fikret Madaralı Öğretmen, Ahmet Gürsel Öğretmen, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen tam bu yazının istediği gibi Öğretmenler olmalarına karşın başka yere gönderildiler. Yerlerine gelenler için böyle bir ölçü tutuldu mu? Neden  matematik, fizik, coğrafya derslerimiz boş geçti. Türkçe dersimizde Edebiyat Tarihinden, orada geçen  kurallardan söz ediliyor. Fikret Madaralı Öğretmen bu kurallara  son sınıfta değineceğini söylüyordu. Oysa bu yıl biz, böyle bir kural okumadık. Eski yıllarda olduğu gibi elimize kitap verilseydi, hiç değilse kitapları karıştırarak gene de birşeyler öğrenebilirdik. Elimdeki yardımcı lise kitaplarından(Edebi Bilgiler, İsmail Habip-Edebiyat Tarihi Dersleri, Agah Sırrı) bir çok bilgi edindim.

Kahvaltıda  yan masalardaki konuşmalardan Müdür Beyin geldiğini kesin olarak öğrendik. “İş Üsteğmende!” derken Üsteğmen Asım Öğretmenle birlikte kahvaltıya geldi. İlk tepki Hilmi Altınsoy'dan geldi:

– Canım Üsteğmenciğim, bu yağmur-çamurda ne işin var, buralarda!  “Üsteğmen adına Mehmet Aygün yanıtladı:

– Canım Hilmi'ciğim, sende  olmayan bir şey var bende, “Görev aşkı!”o getiriyor beni buralara!”Hilmi sözü tam olarak anlamamış, Mehmet'in kendi için söylediğini sanarak: “Hadi oradan, bende olmayan sende varmış, kendini ne sanıyorsun? ” deyince arkadaşlar sözü tekraraladılar. Hilmi bir “Hııı!”çektikten sonra bir süre Mehmet'e bakıp sustu. Nöbetçi Halil Basutçu masamıza uğradı, Müdür Beyin  geldiğini, az önce odasına çıktığını söyledi. Arkadaşların ilgisini çekmediği için kimse Eğitimbaşını sormadı. Oysa ben gerçekte onu merak ediyordum, o nereye niçin gitti? Kimsenin başında Demokles Kılıcı olmadığı için onunla kimse ilgilenmiyor.

Üsteğmen geldi şamataları içinde üsteğmeni beklerken koridor nöbetçisi Mehmet Karakoç bizim sınıfı  üsteğmenin bahçeye çağırdığını söyledi. Bahçeye inince iki askerin üç ayaklı sehpa üzerine makineli tüfek yerleştirmiş olduğunu gördük. Bayrak gönderi önün de sıra olduk. Arkadaşlar bana görev verdiler, bugünlük tekmili ben vereceğim. Üsteğmen  merdivenden inince 28 öğrencinin derse hazır olduğunu söyledim. Üsteğmen nedense gülümsedi:

–Rahat etsinler! deyip iki askerden birini çağırdı. Gelen çavuşmuş. Rasim Çavuş bize makineli tüfeği tanıttı. Bekir Temuçin  Rasim Çavuşa:

– Biz makineli tüfeği tanıyoruz! dedi. Bunu duyan Üsteğmen geldi, asfalt yolu göstererek:

– “Siz bu yolu da tanıyorsunuz ama o yolun üstünde sallana sallana yürüyemezsiniz. Yürümeye kalkarsanız, o yolu daha iyi tanıyanlar size toslar, kendinizi yerlerde bulursunuz. Asker, silahları kullanmak için öğrenir. Başıbozuklarsa(Sivil halk için kullanılan bir söz) silahı süs olarak taşır. Hatta kimi şaşkınlar karılarının  süslerine öykünerek silahlarına altından, gümüşten  kemerler ekletirler. Askerin böyle bir sorunu yoktur. Asker silahı,  yaşamak  için, daha doğrusu düşmanın kendisine zarar vermesini önlemek, gelecek belaları bertaraf etmek için kullanır!”dedi. Bekir Temuçin'in yediği papara hepimize yetti. Makineli tüfeği belli yönlere döndürüp nişan aldık. Üçayak üzerinden söküp kutusuna koyduk, sırtımıza alıp uygun adım  yaptık. Bir birimize komut verdik. Kısa bir aradan sonra Üsteğmen kendisi geldi parçalarını, görevlerini sordu. Başka derslerde de zaman zaman dikkatsizlik yapan arkadaşlardan bazıları Üsteğmenin sorularına beklediği yanıtı veremedi. Üsteğmen onlara da ağır sözler söyledi. Yakup Tanrıkulu arkadaşımız da Bekir Temuçin gibi ağzından  yanlış bir soru kaçırdı. Silahın  adı Makineli Tüfek, hafif makineli tüfek, ağır makineli tüfek derken  arkadaş dalgınlıkla:

– Hani bunun makinesi? deyiverdi. Üsteğmen ona da öfkeli sözler söyledi. Yakup'a: “Sen yemek yer misin? ”diye sordu. Yediğin yemek nereye gider, sonra ne olur? Bunları hangi organların eritir? O  organlarını gösterir misin? gibi sorular sordu.

Ders bittiğinde oldukça  sıkıntılı bir ders  geçirmiş olmanın ezikliği içinde dersliğe döndük.

Geldi, gelecek derken Müdür Bey gülümseyerek geldi. Gelir gelmez Ankara'ya gittiğini daha doğrusu çağırıldığını anlattı. Önce Sami'ye sonra da doğrudan bana bakarak : “Müjde, en  çok siz sevineceksiniz, Hasanoğlan'da, sizin  kurduğunuz yerde, üç yıl daha okumanız için  bir Yüksek Bölüm açılıyor. Enstitülerden seçilecekler orada sınavlara girecek, kazananlar daha üç yıl okuyup başarılı olurlarsa gene  Köy Enstitüleri'ne Öğretmen olacaklar!”dedi. Ne düşündüyse: “İlk seçim burada, okullarda  tüm Öğretmenlerin katılımıyla olacak!”dedi. İçimde bir cızıltı duydum:

-Ya “Demokles'in Kılıcı”Benim için bir engel çıkarırsa? ”Müdür Beyin bundan sonraki sözlerini özlerini dikkatle dinleyemedim. 1. dersin sonunda arkadaşlar Hamitabat  gezisini anımsatınca Müdür Bey bana bakarak:

-Gidelim, şu senin köyü görelim! dedi. Öyle dalmışım ki, düzeltme yapmayı bile düşünmedim, Hamitabatlıymışım gibi:

– Osman Amca bekliyor efendim! dedim. Müdür Bey gülümseyerek:

– Gidelim gidelim, Osman Amcayı kırmayalım! deyip çıktı. Müdür Bey  son derse gelmedi.

Arkadaşlar gezi; Hamitabat, Domuzorman tartışmaları yaparken yarım kalan yazımı açıp kaldığım  yerden  sürdürdüm.

 

TÜRKÇE ÖĞRETİMİ (nin devamı)

İlk sınıflarda ana kural ve kavramları belletmek için dilbilgisine özel ders saati ayrılabilir. Öğrenciyı, dilin yapısı ve işleyişi üzerinde düşünmeye yarıyacak olan bu dersler de  gene özel olarak hazırlanmış metinler ve örnekler üzerinde ve kurallar  öğrenciye buldurulmalıdır. Son sınıflarda da Edebiyat Tarihi ve Edebi neviler üzerinde toplu bir görüş verebilmek için özel dersler yapılabilir. Ancak bu dersler de öğrencinin okuduğu ve okuyabileceği eserlere dayanmalıdır.

Toplu görüş gereksinimini giderecek yardımcı kaynaklar bulunduğu zaman öğrencinin bunlardan nasıl yararlanacağı gösterilmeli ve öğrencinin kendi kndine edinebileceği bilgilere ders saatlerinde de olabildiğince az yer verilmelidir. Metinlere dayanan bir Türkçe öğretiminde bilgileri türlü kollara ayırmalı ve bu kolları yıllık müfredat programlariyle sınırlandırmamalıdır. Türkçeye ait bilgiler irbirine bağlıdır ve her derfste az çok hepsine değinmek zorunluğu vardır. Öğretmen, dersler, konular ve sınıflar arasında sınırlar gözetmemeli ve her bilgiyi bulacağı uygun olanaklara göre vermeye çalışmalıdır. Türkçede bir kez olmak koşuluyla verilecek bilgi yoktur. Tüm bilgiler ilk dersten başlayıp gittikçe genişletilecektir. Dilbilgisi son sınıfa dek dürdürüleceği gibi Edebiyat Tarihi de birinci sınıfta Başlanmış olacaktır. Ancak Öğretmen bu dersleri öğrencencinin bilgi üzeyine göre  düzenleyecek, aynı konuları her yıl yeniş ve daha geniş bakımdan inceleyecektir. Yaşamda birbirinden ayrılmayan dil ve edebi, yat bilgileri Türkçe derslerin de de bir araya gelecek ve gittikçe gelişen bir bütün oluşturacaktırSaatla sınırlı olan çalışmaların, okujma, yazma ve kon uşma derslerine ayrılması Türkçenin bir bütün olarak okutulması ilkesine aykırı  değildir; yeter ki, bu dersler birbirine bağlansın ve birbirini tamamlamış olsun.

Yazı, okuma başlığı altında:

1. Ders  içinde,

a)Metinler  üzerinde çalışma,

b)Serbest okuma

olarak bölümlere ayrılmış, ayrıntılı bilgiler veriliyor. Ayrıca ders dışı okumalar için de ilkeler öne sürülüyor. Yazma, okuma konuları da  önemli  ilkelere yaslandırılmış, kuralsdız, çok bireysel gürüşlere kayılmalarını önleme konusunda kısıtlamalar öngürülmüştür. Sabahat Öğretmen önerirse onları da yazacağım.

Öğle  yemeğinde önemli konu Hamitabat gezisi. Arkadaşlar o köyün öbür adına takıldılar. Oysa en az on kez anlatmıştım. Özellikle de Fikret Madaralı Öğretmen Ömer Seyfettin öyküleri arasında Tuhaf Bir Zulüm'ü okuduğumda Fikret Öğretmen çok , ilginç bulmuş: “İbrahim, sen bundan güzelk bir öykü oluşturabilirsin!”demişti. Arkadaşlar bunu bile unutmuşlar. Bu kez anlatınca da:

-O Domuz yetiştirilen yeri görelim! diye tutturdular. Domuz yetiştirilen yer şimdi ortalıkta yok. Oraları hep tarla yapılmış. Ancak o semt Domuzgübresi ya da Domuzağılı olarak anılıyor. Yer, Hamitabat'tan oldukça uzak ama bizim köyün hemen karşısında. O nedenle ben olayı biliyorum. Yer bizim kahvenin olduğu yerden çok rahat göründüğü için sık sık da anılır. Örneğin yaz yağmurları güneyden gelirse hemen o tarafa bakanlar:

– Domuzgübresinde yağış  başladı! derler. Bulutlar az sonra bizim köyün  yamacına gelir. Arkadaşlar bu kez bana sordular:

–Biz o köyde ne göreceğiz? ”Köyü, Kahveleri, Değirmeni, Okulu, Camileri, Kırklareli Milletkili Zühtü Akın'ın Köşkünü söyledim. Köşk sözü arkadaşların ilgisini çekti. Bu arada  okulumuzda bulunan arkadaşların evlerini anımsattım, onların anne-babaları bizleri görünce sevinirler. Onları sevindirmemiz gerekmez mi? Önerime kimse katılmadı:

– Nesini göreceğiz onların, belki de sevinmezler? denip geçildi.

Öğleden sonra sebze bahçesinde çalıştık. Geçen hafta ektiğimiz fideler çamura boğulmuş. Su arkları hep bozulmuş, onları boşaltıp onarmaya çalıştık. Besim Öğretmen çok üzüldü, arada  “Cık, cık, cık! yapıp üzüntüsünü belirtti. Su birikintilerine akıntı açarken :

– Mala alsaymışız, işimize yarayacakmış! dedim. Besim Öğretmen birden:

–  Aklınla bin  yaşa!  deyip yanında ayakta duran Hüseyin Orhan' a:

– Koş, iki mala al, gel! dedi. Orhan malaları getirince Besim Öğretmen önce kendisi çizikler çekerek küçük su birikintilerini akıttı. Sonra da arkadaşlara görev verdi. Su taşkınlığı dere taşmasından değil, fidanlık bölümünden gelen sulardan olmuş. Fidanlığın bitişine boydan boya derin  bir hendek kazılması gereği ortaya çıktı. Besim Öğretmen bizi onurlandırıcı sözler söyledi:

– Bu okul var oldukça sizler anılacaksınız, okulu siz yaptınız, bizler hazıra konduk. Bahçelere ilk kazmayı siz vurdunuz, ilk fidanlar sizin. Yarın bu hendeğe de siz başlayın, ötesini karedeşleriniz sürdürür! dedi.

Paydosta dersliğe toplanınca yeni bir fısıltı başladı:

– Eğitimbaşı bir Köy Enstitüsüne Müdür atanmış. Şaka söyleniyor sandım. Gene de konuştum:

– Atanmışsa atanmıştır, neden gizli konuşuluyor? Sabahat Öğretmen söylemiş ama birden yayılmasını istememiş. Bu kez de inanmadım. Asım Öğretmenin odasına gittim. Az sonra o da geldi Diabelli Rondoyu çaldı, bana işaret etti. Oturdum Robert Schumann. Choral-A Hymn/Andante . . . Çok ağır olarak çaldım. Asım Öğretmen: “Bekleyerek değil, ağır akış olarak çalacaksın!”deyip iki kez tekrarladıDikkatle dinlememe karşın kendimi tutamadım:

– Eğitimbaşı, müdür olmuş! dedim. Asım Öğretmen:

– Yaaa, evet!  Enver Kartekin'i de uğurlayacağız! deyip güldükten sonra da:

– Eee, ne var bunda? Ay sonunda ben de yokum. Burada topu topu 24 günüm kaldı! dedi. Asım Öğetmen şaka gibi söyledi ama ben oldukça kederlendim. Piyanonun başında kasıldım kaldım. Fahri  Tosili Öğretmen geldi de bahane gösterip ayrıldım.

Derslikte Eğitimbaşına okul seçimi yapılıyor. Herkes bir yer söylüyor ama Köy Enstitülerinin  yerleri bile tam saptanmış değil. Haruniye'yi Konya'da, Cilavuz'u Erzurum'da, Gönen'i Balıkesir'de, Savaştepe'yi Çanakkale'de  diyenler var. Gülerek:

– Adı bilinen Köy Enstitüleri'inde bir Çifteler, bir Kızılçullu bir de Hasanoğlan yerli yerinde , ötekiler hep göç etmişl! dedim. Düzeltme yapıldı:

– Beşikdüzü /Trabzon, Kars /Cilavuz, Arifiye/Kocaeli ile Kırklareli/Kepirtepe de yerinde!  Diyenler oldu.

Serbest Okuma zili vurunca Türkçe üstüne yazdığım  bölümü bir daha okudum. Söylenenlerden çıkardığım sonuçlara baktım. Çok okumak önemli değil anlayarak okumak. Okuduğundan zevk alabilmek,

Okuduğumdan zevk alıyorum ama ya aldığım zevk geçerli bir zevk değilse? En sevdiğim kitplardan biri Turgeniev'in Babalar ve Oğulllar kitabı. Ne var ki bu kitapta anlatılan kişilerin hemen hemen hiç biri benim düşünceme göre doğru dürüst adam değil. Ben o kitapta pez az yer verilen belki de kişlilikleri hiç belirilmeyen ya da üstünkörü çizilip geçilen anne-baba Bazarov'ları sevdim. Burada gerçekten iyi bir seçim yaptım mı? Bunu hangi ölçülere göre değerlendireceğim? Bunu Türkçe Öğretmenimle tartışabilecek miyim? Acaba Öğretmen bu kitabı okumuş mu? Birden canım sıkıldı. Üzgün üzgün dururken yemek zili çaldı kendime geldim.

Halil Basutçu nöbetçi, bizim  masaya geldi: “Pazar günü gezimiz kesinleşti, kumanyalar yarın hazırlanacak!”dedi. Halil bunu dedi gitti ama arkadaşlar ondan çok çarşamba günü Turgutbey'e gidilip gidilmeyeceğini tartıştılar. Ben kesinlikle ona da gidileceğini savundum. Nereden biliyorsun? diye soran oldu. Asım Öğretmenin sözünü anımsadım: “Mayıs ayının sonuna geliyoruz, ders yılı sonu demektir; daha ne olacak? ”diye bilgiç bilgiç konuşunca arkadaşlar sustular. Gerçekten de öyle haziran ayı başında derslerin kesileceği, Askerlik kampı sonunda sınavların yapılacağı hep söyleniyordu. Askerlik Kampı 20 gün. 10 günlük de bir Edirne Fidanlığı uygulamamız olacaktı. Böylece günlerimiz neredeyse sayılı. Bunları söyleyince başta Hilmi Altınsoy olmak üzere arkadaşlar,  tartıştıkları konuları bir tarafa bırakıp ufuldaşmaya başladılar:

- Sahiden okuldan ayrılacak mıyız?

Derslikte hemşerim Kadir Pekgöz üzüldüğünü söyledi. Sözde ben:

-Hamitabat'a gittiğinizde Kadir Pekgöz'ün evini görün!  demişim. “Bunu ne amaçla sözlemişim? ”Ben böyle bir söz söylemedim, o nedenle amacını da söyleyemem ama onu sana söyleyen arkadaş kimse  o yalanı ne amaçla söymemişse ondan sor!”dedim. Söylediğim  sözler içinde kesinlikle Kadir Pekgöz adı geçmemişti. “Bizimle gelemeyecek olan öteki sınıflardaki arkadaşların evlerine  gidip çocuklarından  haberler verilse iyi olmaz mı? ”demek, ”Kadir Pekgöz'ün evine kesinlikle gidip görün!”  demekse bu konuda tartışabiliriz . Benim sözüm: “Hamitabat'a gidince orada ne yapacağız? ” sorusuna bir açıdan yanıttı. Kadir anladı, ya da anlamış gibi görünerek ayrıldı. Az sonra yakınındakilerle  yaptığı konuşmalar kulağıma geldi:

– Söylese bile söyledim, der mi? Konuştuklarından biri de  Mehmet Başaran'dı. Sesinden tanıdım, bu sözü söyleyen oydu. Önce  susmak istedim ama nedense olmadı; doğrudan:

–Mandirisalı küçük, söylese bile söylediğini saklayanlara, çekinmeden yüzüne, yüzsüz, sinsi, aşağılık, yüreksiz gibi sıfatları söyleyenler, söyledikleri sözü mertçe savunurlar. Savunamayacakları sözleri söylemeyi de onurlarına yediremezler. Sen onur denilen bir söz dundun mu? Onuruna dokunulduğu zaman da  neler yaptığını gördün mü? Gördüğünü biliyorum, bir daha görmek ister misin?

Arkadaşlar hep dinlediler. Bu kez de ben daha önce söylediğim sözü tanık arkadaşlar önünde tekrarladım, arkasından da Kadir'in bana söylediğini söyledim. Çıt çıkmadı. Derslikte öteden beri tartışmaları önlemeye çalışan Sami Akıncı gene ortaya geleceğe yönelik konuyu, sabahleyin Müdür Beyin  muştuladığı okuma konusunu anımsattı:

- Bakın arkadaşlar, ben hep buna benzer bir haber bekliyordum; bu haber gelmiş durumda. Sınav kazanılır da  kazanılmaz da, ama bir denemek kazanç olabilir. Niyeti olanlar, gelin birlikte çalışarak eksiklerimizi bir ölçüde tamamlamaya çalışalım!”İsmet, Fettah, Sefer Tunca, Arif Kalkan, Ali Önol, Yakup Tanrıkulu, Ahmet Güner, Hilmi Altınsoy kesin karar vermişler, köylerine döneceklerini söylediler. Buna karşın derslikte yapılacak çalışmalara engel olmayacaklarına söz verdiler. Recep Kocaman, İdris Destan, Mehmet Aygün, Mehmet  Yücel, Mustafa Saatçı, Abdullah Erçetin, Yusuf Asıl, aileleriyle konuşmadan karar veremeyeceklerini söylediler. Kadir Pekgöz, Mehmet Başaran, Harun Özçelik, Hüseyin Orhan, Halil Basutçu, kararsız olduklarını söylediler. Bir an derslik sessizleşti. Sınava girmeye kararlı Sami Akıncı ile benden başka kimse çıkmadı. İkili, üçlü gruplar olarak konuşmar yapıldı, ne okunacağı, neler sorulacağı konuşuldu. Köy Enstitüleri'ne Öğretmen olunacağı sözü ortaya getirilince işin kolaylığından söz edenler oldu. Bu kez de ben, yazdığım Türkçe Öğretimi yazısından bölümler okudum. Açıkçası Köy Enstitüleri'nde yapılacak  Öğretmenliklerin öteki okullardan daha zor olacağını söyledim. Yazıdan örnek cümleler vererek düşüncemi kanıtlamaya çalıştım. Özellikle öğrencilere hazır kitap verilmeyip konuları geniş olarak Öğretmenlerin önceden hazırlamasının kolay olmayacağını savundum. Sami Akıncı ise bunu hiç düşünmediğini; ancak bu yazıdan  gerçekten bu anlaşıldığını buna karşın sınava gireceğini tekrarladı. Zil çaldığı zaman derslikte tartışmalı bir hava vardı. Yat zilinde ise herkesin okuyup okumama ya da kesin bir tavır takınma kaygısı başlamış olarak yataklara girdik.

Yatınca bir süre sınava girme kararım bir yana girmiş, kazanmış gibi Hasanoğlan'ı düşündüm. Birden irkildim; Hasanoğlan'ı nasıl bırakmıştık? Hasanoğlan yarım yantalak binalar olarak gözümün önüne geldi. Geçen zaman içinde ne duruma getirildiler ki, gidip orada yüksek öğrenim yapılacak? Sili Usta ya da Mustafa Güneri, Ali Yılmaz Demirbilek, Hüsnü Baykoca Öğretmenler gözlerimin önünden geçti. Süheyla Öğretmenn dersen nişanlısı hemşerim Şerif Baykurt'u anımsadım. Ankara'ya gidince Süheyla Öğretmeni kesinlikle göreceğim. Asım Öğretmen de kazanırsa Ankara'da olacak. Tüm  bu olacakları olmuşçasına benimseyip sonsuz bir sevince kapıldım. Uykum iyice açıldı, uyuyamayacağımı düşünerek gözlerimi zorla kapadım. Hasanoğlan'dan çok Elma Dağları tarafındaki sonsuz gibi görünen karlı tepeleri görür gibi , güneşli, aydınlık gök yüzüne doğru uzanan  görüntüde kayboldum.

 

8  Mayıs  1943 Cumartesi

 

Uyanınca rüya görmeyişime şaştım. Oysa çok iyi anımsıyorum, uykudan önce rüya görüyor gibiydim. Karlı dağları gözetlerken üşür gibiydim. Yok, belleğimde rüya falan yok. Yusuf ranzama tırmandı:

-Senden ayrılmayacağım, ben de şansımı deneyeceğim! deyince ne demek istediğini önce  kestiremedim. Konuşa konuşa  akordiyonu alıp alana çıktık. Mehmet Aydemir  evvelki gün mandolinle katılmak istediğini söylemişti, geldi. Mandolinin sesi akordiyonun yanında cılız kalıyor ama dikkat ettim, Mehmet oldukça güzel çalıyor. Tamzara, Hoşbilezik, Timurağa, Harmandalı dördüne de güzel uydu. Bengiyi denedik, onda biraz anlaşamadık ama bende de kusur olabilir. Asım Öğretmen de birlikte çalışmamızı önerdi:

- Birbirinizi yetiştirin, bir, beş, on değil 20-30 kişi çalsa daha iyi olmaz mı? Bu girişime geç bile kalındı! dedi.

Kahvaltıda konumuz, sınavlar, sorular, sınavına girilecek dersler. Arkadaşların bir bölümü, boş geçen derslerden sınava girmeyeceğini inatla söyleyenler var. Oysa değil son sınıftan ilk yılın derslerinden bile soru çıkacağı hep biliniyor. Akşam parçalarını okuduğum Türkçe Dersleri yazısında bu açıkça söyleniyor. Öğrenmede kural,  “Gerekli bir konu öğrenilmeden çeçilmişse, bu kusur kesinlikle kabul edilemez!”deniyor. Ayrıca değişik yerlerde:

- Konu çok yönlü irdelenmeli, sağlıklı öğrenilip öğrenilmediği saptanmalıdır. İyi kavranmadığı saptanınca  da bir yerden konuya dönülüp eksikler tamamlanmalıdır!  deniyor. Özellikle de: “Edebiyat Tarihi'i bilgileri 1. sınıfta bile okutulmal, ı  öğrencinin köklü  dil, duygu ve düşünce gelişmesi sağlıklı sürdürülmelidir!”deniyor. Bunlarara bakarak  diyorum ki, sınavlarda genel sorular sorulacak, sınıflara göre bir ayırım yapılmayacaktır. Böyle olunca da boş ders, dolu ders söz konusu  edilemez.

Hilmi Altınsoy sınav sözlerinden sıkıldığını söyledi. Bu kez arkadaşlar ondan sıkılmayacak bir konu istediler. Hilmi uzun bir süre düşündü ya da düşünür gibi yaptı. Birden:

-Bu yıl Askerlik Kampında neler öğreneceğiz? diye sordu. Ancak sorunun yanıtını herkesin ayrı ayrı söylemesini istedi. Herkes birşeyler söyledi. Sıra bana gelince ben:

– Geçen yıl yapıklarımızın   tıpkısını yapacağız! dedim. Ben bunu  fazla birşey söylememek için hemen öyle söylemiştim. Arkadaşların çok hoşlarına gitti. Bu kez de geçen yıl neler yapıldığını anımsamaya çalıştılar. Hele hafif makineli tüfek görüp görmediğimizin tartışılması hepimizi güldürdü. Çünkü makineli tüfeğin sık sık  salt adı geçmişti. Hilmi Altınsoy sanırım şaka olsun diye: “Ağır makineli tüfeği sordu. Arkadaşlar bilir bilmez şaka olsun diye birşeyler söylediler. Sonunda Hilmi bana da sordu. Doğrusu ben çok duydum ama görmedim, bilmiyorum. Ancak Hilmi'ye:

– Ağırı hafifi aynı makineli tüfektir. İlk sırtına aldığında hafiftir, bir süre taşıyınca ağırlaşır o zaman ağır makineli  tüfek olur! dedim. Hilmi inanmış olarak yüzüme bakarken arkadaşlar gülünce anladı. Bu kez kızmadı, güldü:

–   Size nasıl da yalan söyletiyorum, ayrılınca beni  çok arayacaksınız! dedi. Bu kez de soranlar oldu:

– Kimler niçin arayacak, en çok  kim arayacak? Hilmi duraksadı, hepimize baktı. Bu sıra Yusuf Asıl soruğu değiştirdi:

– Hilmi'yi en çok nesiyle anacağız? Önce bana sordular. Ben,             “Adıyla, numarasıyla yanıtını verdim. Adı Halamoğlunun adı, numarası da benim numaramın bir öncesi, (63-66) oluğu için, kendi numaramı anımsayınca ilk aklıma o gelecek!”dedim. Hilmi gücenir gibi yüzüme baktı. Benden sonraki arkadaşlar işi iyice şakaya döküp cıvık cıvık konuşunca Hilmi bana teşekkür etti:

–  En inandırıcı arkadaş sensin ; bunların hepsi gelgeç takımı!  deyip güldü.

Boş Beden Eğitimi dersimizde yarınki gezi üstüne gereksiz tartışmalarla geçti. Pazar günümüzün  boş yere  harcandığını söyleyenler de çıktı. Bu kez ben de tartışmalara katıldım:

-Böyle düşünenler katılmasın, katılmamaları gidenler için yararlı olur; hem kamyonda rahat otururuz, hem de gideceğimiz yerde kuru kalabalık olmaz! dedim. Ayrıca gitmek ismeyenler olduğunu ben Müdür Beye söylemeyi üsleneceğimi öne sürünce  konuşmalar kesildi.

Müzik  Öğretmeni gelince önce toplu olarak rahat-hazrol(Hazır olun kısaltılmışı)yap yaptırdı, İstiklal Marşı'nı söyletti. İtiklal Marşı'nı söyletmek için açıklamalar yaptı; el işaretlerini tekrarladı. Numara sırasıyla arkadaşları kaldırarak önce sessiz arkasından sesli olarak İstiklal Marşı'nı tekraralatarak  yönettirdi. Arkadaşların çoğu  oldukça bocaladı. Asım Öğretmen arkadaşların  durumlarına gülümsedi ama hoş gördü:

– Bu sizin  kaçınılmaz işiniz olacak, bundan kendinizi kurtaramayacaksınız!  deyip bir süre şarkı söyletti. Asım Öğretmenin takıldığı arkadaşlar var: Emrullah Öztürk, Hüsnü Yalçın, Ali Önol, Fettah Biricik, İbrahim Ertur, Mustafa Saatçı, Kadir Pekgöz. Gene onları kaldırıp önce kendi öğrettiği şarkıları tekrarlattı. Beğenmediklerine, onların iyi bildiği bir okul şarkısı söyletti. Emrullah Öztürk ilkokulu Bulgaristan'da okuduğunu, bu nedenle şarkı bilmediğini söyleyince Asım Öğretmen: “Eeeee, dostum, senin  işin zor, öğretmen olunca Bulgaristan'da mı Öğretmenlik yapacaksın yoksa Türkiye'de mi? ”diye sordu. Emrullah yanıt vermeyince Asım Öğretmen bu kez de:

– Sen bu  kes  susabilirsin ama bir süre sonra konuşmak zorunda kalacaksın, haberin  olsun! deyip geçti.

2. Derste Asım Öğretmen tahtaya porte çizerek notalar yazdı. Önce sol anahtarlı bir do majör gamı sıraladı. Onu hep birlikte  bir kaç kez okuduk. Daha sonra aynı gamın altına mi sesinden başlayan gene mi sesinde biten notalar sıraladı. Oluşan  iki diziyi  ayırdığı gruplara ayrı ayrı okuttuktan sonra  birlikte okuttu. Oyun  oynar gibi gruplara ad verdi, (Mi) grubu, (Do) grubu. Önce birlikte, sonra arka arkaya okuttu. Tahtaya  büyükçe harflerle KANON yazdı. Bu kez Tarlalarda Altın başaklar  şarkısını söyletti. Tarlalarda altınbaşaklar diyen grubun arkasından ikinci grup aynı yerden başladı. Önce karışık gibi olan sesler  giderek düzeldi. Böylece  kanon   konusunda uygulamalı  bir çalışmamız oldu.

Son dersimiz boştu, arkadaşlar kanon denemesi yaparken Müdür Bey kapıdan göründe: “Beklemiyordunuz değil mi? ” diyerek güldü. “Yarınki gezimizin pazar gününe gelmesi, gittiğimiz köylerdeki okulları boş bile olsa görmemiz  yararlı bir gezi olacak!”dedikten sonra bastırarak:

- Olmalıdır da! diye tekrarladı. Arkasından  çarşamba günü Turgutbey Köyüne son kez gideceğimizi ondan sonra da çalışmalarımızı kendi kendimize yapacağımızı anlattı. Bu arada bölge İlköğretim Müfettişlerinin gelip önemli konularda bize açıklama yapacaklarını ekledi. Müdür Beyin söylediklerini pek doğru algılayamadık. Nitekim gidince kimi arkadaşlar gene, kendilerine argarye türü iş çıkarıldığını savundular. Tören ziline dek oldukça gürültülü tartışmalar yapıldı.

Nöbetçi Rezzan Öğretmene yardım eden Asım Öğretmen tören komutu verince benim  yönetmemi istedi. Akordiyonla ses verdikten sonra   çalarak yönettim . Törenden sonra cumartesi çalışmalarını nöbetle sürdüren iki sınıf dışındakilerin  dinlenmede olduğu, bizim sınıfın banyo sırasının bugüne alındığı duyuruldu.

Yemekte konumuz, gelecek İlköğretim Müfettişlerinin ne yapacağı üstüne oldu. Bilir bilmez konuşulmasına karşın gene de  karşımıza çıkacağı umulan konuların bazıları irdelendi. Arkadaşların  hemen hemen hepsi İlköğretim Müfetişinin ne olduğunu biliyor ya da bildiğini sanıyor. Ne var ki bildikleri müfettişlerin Öğretmenleri kontrol etmekten öte bir işleri olduğunu, öğretici, yetiştirici görevleri bulunduğunu hiç düşünmüyorlar. Gerçi Mustafa Ağabeye gelenleri tanımadan önce ben de öyle sanıyordum. Örneğin şimdiki Lüleburgaz Ortaokulu Müdürü Abdi Yalçın Bilguvar daha önce bizim bölgenin İlköğretim Müfettiği idi. Bizim köyde okuduğum 3 yıl içinde üç kez Hamitabat okujuna gittiğimde de iki kez gelmişti. erndisini tanımıştım, Lülburgaz'da görünce anımsıyordum, yanımda bulunanlara: “Bu müfettiştir!” diye gösteriyordum ama gerçekte onun ne iş yaptığını sordukların da:

-Öğretmenleri gözetliyor! deyip geçiyordum. Şimdi düşüncem değişti. Bu nedenle de bize geleceklerin müfettiş olarak değil de  öğretecekleri konular için geleceklerini düşünebiliyorum. Arkadaşlar bunu anlatmakta biraz zorlandım. İçlerinden bazılar:

-Koskoca Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Hayrullah Örs kaç kez  gelip haftalarca kalmasına karşın  bir soru bile sormadığına göre İlköğretim Müfettişleri  gelince bize ne sorar ki,  onlardan gocunalım? Demelerini oldukça şaşırdım.

Banyoya ilk grupla girdim. Banyodan sonra dolap komşum Halil Basutçu ile  konuşa konuşa dolaplarmızı düzeltip temizledik. Yarın için giyeceklerimi hazırladım. Halil:

-Oraya gitmişken sizin köyü de görelim! dedi. ”Olur” dedim ama içimden nedense olmamasını istedim. 1 Mayıs günü gidilseydi tüm  köy o gün köydeydi, Ağaç Bayramı nedeniyle işe gitmemiş olacaklardı. Oysa yarın öyle sanıyorum ki kahvede babamdan başka kimse de olmayacaktır. Üstelik kesin gidileceğini bilmediğim için bu kez haber de iletemedim. İçimden işi oluruna bıraktım; “Gidilirse, arkadaşlar köyü görürler, kahveye inilirse birer çay ikram ederim. İsterlerse plak çalarım!”deyip geçtim . Ancak Halil'e daha önce söz vermiştim, birlikte gidecektik, onu anımsattım, Hüsnü Yalçın, Yusuf Asıl, Halil söz vermişlerdi, onları bir arada götürmekte kararlıyım.

Mehmet Aydemir'le mandolinci arkadaşlarıyla sözleşmiştik, alt katta toplanıp bir süre oyun müziklerini çalıştık. Timurağa, Hoşbilezik, Tamzara, Meşeli, Merzifon Halayı, Sivas Ağırlaması'nda oldukça uyum  sağlandı. Ancak zeybeklerde benzer uyum sağlanamıyor. Zeybeklerde  duraklarda akordiyonla ses uzatıp ara dolduruluyor. Ancak mandolinde arkadaşlar mızrapları  titretemediği için sustuklarından yeniden başlangıçta ses karışması oynayanları duraksatıyor. Zeybekleri ayrı zamanlarda  çalışmaya karar aldık. Yarın ki geziyi salt bizim  sınıf yapacak biliyordum. Sami Akıncı  Sabahat Öğretmenle Akın piyesindeki kızların da katılacağını söyleyince duraksadım. İlk  gezi söylendiğinde onlar vardı biliyordum ama gezi geri kalınca onlardan vazgeçildi sanmıştım. Bu kez de aklım başka bir olaya takıldı, onlar da geleceğine göre az önce karşılaşıp konuştuğumuz kimseler neden bundan söz etmedi?

Gerzimiz  kesin olarak üç köyü kapsıyor; giderken Lüleburgaz- 4. Sınıfların Uygulama okulu bulunan Tatarköy-Hamitabat. Dönüşte, Hamitabat-Kırıkköy-Lüldeburgaz.

Banyodan dönen arkadaşlar, özellikle yapı bölümü arkadaşları bir olumsuz haber verdiler: Yatakhane çatısı tümden kaldırılıp bina iki kata dönüştürülecekmiş. O süreçte banyo işleri aksayacakmış. Konuşmalara katılmamak için yarım bıraktığım yazının Okuma bölümünü yazdım.

OKUMA

Ders içinde:

Metinler üzerinde çalışma:

Okuma saatlerini çoğu bütün sınıflarda seçilmiş kısa metinlerin metotlu bir şekilde incelenmesine ayrılacaktır. Bu metinlerin seçilmesinde gözetilecek ölçüler şunlardır:

a)Metin, bir saatte okunup anlaşıklacak ölçüde kısa olacaktır. Fazla kısaltılamayan metinler parçalara  bölünerek ayrı derslerde okutuylabilecektir.

b) Metin, öğrencinin anlayış düzeyini pek fazla aşmamak ve enstitünün havasına ve  am acına  aykırı olmamak koşuluyla her türlü yapıttan  seçilebir. Öğrenci seviyesine uygunluk, kolaylık demek değildir. Tersine seçilen parça öğrencinin  araştırması, düşündürmesi, ilerde raslayacağı güçlüklere alıştırması bgerekir.

c)Bu derste amaç, güzel yazı okumaktan çok her yazıyı anlamay çalışmak olduğu için metin lerin yalnız edebi eserlerden değil tarih. coğrafya, tyabiat bilgisi, psikoloji, sosyoloji ve dfaha başka detrs kitaplarından, öğrencinin kendi yazılarından ve ana dilinin iş ve düşü, nce hayatında kullanabildiği. Her yerden alınması gerekir. Elverir ki bu metinlerde çöz ve şekil bakımından sağlam değerler; tam ifade ed, ilmiş bigiler ve fikirler bulunsun.

  1. Edebi metinlerin seçilmesinde süslü ifadelere, sz oyunlarına, şekil özentilerine yer veren parçalardan kaçınmalı, insan ruhunu, hayatı ve tabiatı bize  daha aydın gösteren özlü yazılar aranmalıdır. Divan ve Halk Edebiyatlarımızdan yapğılacak seçmelerde klişe güzelliklerine kapılmamak, bugünnkü edebiyat anlayışına yaklaşan, özü ve sözleri öğrenci  tarafından az çok benimsen ebilecek olan parçalar bulunmalıdır. Klasik eser çevirilerinden  bol bol alınacak metinlerin örnek olabilecek bir Türkçe ile yazılmış olmalarına dikkat edilmelidir.

e)Bir yıl içinde incelenek metinler önceden ayarlanmış bir ölçüde değişik ve bir birini gtamalar içerikte olmalıdır. Bu ayarlamada sınıf seviyeleri, öğrencilerin eksikleri ve enstitülerin özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bundan sonrası ders öğretmenini uygulama sırasında yapması gereken işlemler olduğu için yazmadım.

Sabahat Öğretmen de “ Bu bölümü yazmaya gerek yok, orası daha çok bireysel çalışma alanına girdiği için isteyenler yazsın!” demişti. Zaten yat zili çaldı. Başımı çevirip konuşanlara baktım, Sefer Tunca, hemşerim Kadir Pekgöz'e takılıyor:

- Domuzormanlı, sonunda senin orman domuzlarını görecveğiz! deyip gülüyor. Kadir de geri kalmamaya çalışıyor, Sefer Tunca'nın uzun boyu nedeniyle, “Koca adam, boyun   kadar aklın olsa şimdiye dek öğrenirdin; benim köyümün adı Hamitab at, orada domuz falan  yok. Yok diyorum ama  ben, şimdiye dek olan zaman için konuşuyorum. Belki yarın oraya bir iki domuz gitmiş olabilir. Arkadaşlar hep güldü. Mehmet Yücel Sefer Tunca'yı uyardı:

-Bu konuda daha konuşma, bu gece yarışı kaybettin. . . Yat zili çalınca kimisi Kadir'e “Geçmiş olsun!” derken kimisi de Sefer'e bir başka tartışmada şans diledi.

Yatınca kararsız olarak bir süre kuruntulardan kurtulamadım. Röslein bizimle geliyor. Herkesin içindde zelliklle de Sabahat Öğretmenin yanında ona nasıl dayranacağımı bir türlü kestimememe üzüldüm. İkiikiye olunca aslan kesilm eye kalkışmama karşın arkadsaşlar önünde nasıl davranacağım. Dagha ön emlisi o b ana karşı nasıl davranacak? Ya piyesçilerle yakınlaşıp beni görmezden gelirse, nasıl bir tavır takınacağım? Karasızlık içinde kıvranırken uyudum.

 

 

9  Mayıs  1943  Pazar.

 

Kadir Pekgöz'e takılmalarla uyandık. Kimisi, “ Kadir'i Domuzormanı'na götürmeyelim!”diyor, kimisi de Kadir Domuzormanı'nı sevmiyor; oraya gidemez!”diyerek  gönül eğlendiriyor. Bu arada Hamitab atlı öğrencilerden İrfan Taşkın, Mehmet Özalp geldi. İrfan bana:

- Abi, kesin  kesin bize uğra , uğramazsan babam  gücenir! dedi. Bir de zarf verdi. Mehmet zaten bizimle gelecekmiş.

Her zamanki gibi oyunlara katıldık. Oyunlardan sonra kumanyalarımızı aldık. Önce derslikte bir süre ileri geri konuşarak bekledik. Bir süre sonra okul önüne indik ama orada da bekledik. Müdür Bey geldi, odasına gitti. Uzun süre odasında kaldı. Arkadaşlar araların da:

–                    Müdür Bey, uyudu! şakası yapmaya başladıkları bir sırada Sabahat Öğretmen'le Cemile Öğretmenler  yanlarında   üç kızla geldiler. Az sonra da Müdür Bey  geldi. Anladık ki Müdür Bey de onları bekliyormuş. Hemen yola çıktık. Lüleburgaz'a dek genel şakalaşmalar sürdü. Arkadaşların bildiği Saranlı yoluna sapınca kamp konusu açıldı. Kamp yerini geçince:   Burası neresi soruları başladı. Oysa burası artık benim yolumdu. Soran arkadaşlara Köyümün yolundan çok Balkan Savaşı'nın son, aynı zamanda en büyük yenilgesi sayılan Lüleburgaz Meydan Savaşının alanını göstererek anlattım. Çıktığımız bayırla Umurca Tepeleri arasındaki alan bir tepsi gibi arkamızda kalmıştı. Tam doruğa çıkınca kamyon  durdu, Müdür Bey indi. Bizim konuşmamızı duymuş gibi geri dönüp baktı, eliyle Turgutbey Köyünü gösterdi. Sonra da dönüp Lüleburgaz'ı tepeden baktı. . Ne düşündüyse  bize:

–  Lüleburgaz'a bakın! diyerek  uzunca bir süre karşı görüntüleri izledi. Bu arada Sabahat Öğretmenler de indi. Müdür Bey onlara da çevreyi gösterdi. Bulunduğumuz yer Lüleburgaz bağlığının tam te üstüydü. Müdür Beyin ilgisini görünce duramadım, arkadaşlara  elimle karşıda geniş Saranlı Ovasını göstererek: “Bizim okulun oraya kurulmasını önermişler. Balkan  Savaşının en  büyük çatışması orada yapılmış, bizim ordu  savaşı kaybedip bizim Kepirtepe tarafından geri çekilmiş!”derken Müdür Bey duymuş:

– İbrahim sen bunları nereden öğrendin? diye sordu. Bizim köy yolunu göstererek: “Bizim köyün yolu burası, Lülerburgaz'a  babamla birlikte geldiğimizde babam bunu sık sık anlatır. Balkan Savaşında Trakya  halkı hep karşıya göçmüş ama babam ailemizi karşıya gön dermesine karşılık Tekirdağ iskelesi Bulgar baskınına uğradığında yakalananlar arasın olduğundan tutuklanmış. Daha sora bir sabıkasına rastlanmadığından babamı gözaltı tutuklusu olarak köyde yaşamasına izin verilmiş. Baban üç ayda bir Lülebnurgaz'a gelip belgesini imzalattıktan sonra eve dönüyormuş. Müdür Bey, besbelli kederli bir sesle:

–  Maalesef çocuklar, geçmiş dönemlerde acı günler yaşandı. O günleri arkada bıraktık. İşte bu nedenle çok çalışıp daha mutlu günlere ulaşma çabası içindeyiz! dedi. Müdür Bey  Bağlık Bayırı denilen Lüleburgaz'ın batısını kapatan yükseltiyi  eliyle göstererek buradan Edirne-İstanbul yoluna inilir mi? “diye sordu. Ben:

–  İnilir efendin, dere taştığı zaman bizim köylüler o yoldan köprüye inip Lüleburgaz'a girerler!  deyince Müdür Bey bana:

– Babak bak, sen buraları iyi biliyorsun! deyince  bifr daha köyümüzün yolu olduğunu köye hep bu yollardan gelip gittiğimi tekrarladım. Bunu fırsast sayıp, bu yolun üstünde Balkan Savaşı öncesi Lüleburgaz'da yaşayan Bulgar kökenli azınlıkların bu tepede çukurlar kazdığını o çukurların Lüleburgaz Savaşında Bulgar topçularınca kullanılarak  ordumuzun yenilmesini kolaylaştırdığını söyleyince Müdür Bey arkadaşlara dönerek:

– Siz de kendi ilçelerinizin çevresini böylesi inceden inceye  tanıyor musunuz? diye sordu. Sordu ama nedense (Sanırım yanıt alamayacağını biliyordu) yanıt beklemeden kamyona yöneldi. Bir süre sonra Büyük-Küçük göl adlarıyla anılan göllerin yakınından geçerken  kamyon gene durdu. Büyük göl oldukça geniş bir alanı kaplamaktadır. Bu mevsim göllerin en dolu zamanı, ayrıca yaban ördeklerinin, kazlarının, balıkçılların çok olduğu mevsim. Gölün kıyısında da uzunca bir süre durduk. Göllerin yazın  neredeyse tümüyle kuruduğunu söylerken Sabahat Öğretmen duydu. Gülümseyerek:

– İbrahim, senin gölün bu muydu yoksa? diye sordu. Sabahat Öğretmenin ne demek istediğini ben anladım. Ancak arkadaşlar şaşırdılar, bana baktılar. Özellikle Röslein yola çıktığımızdan bu yhana ilk kez bana gülümseyerek baktı. Bir şey soracakmış gibi bir tavır takınıkrken Sabahat Öğretmen  yan dönünce o da  dönmek zorunda kaldığını düşündüm. Sanırım Sabahat Öğretmenin benimle konuşmasına bizim arkadaşlar gibi o da şaşırmıştı. . Aslında ben de şaşırmıştım ama benim şaşkınlığım, arkadaşlarınkinden çok farklıydı. Öğretmene yazdığım Göl  şiirimi vermiştim. Öğretmenin o şiiri okumadığını sanırdım. Çünkü  verdiğim şiirleri öğretmen aldı ama, birkaç ders sonra  getirip geri vermişti. Daha  sonra da geri verdiğini unutmuş gibi yaparak:

– İbrahim, senin şiirlerini ben kaybettim galiba, arayacağım, bulamazsam  o zaman senden bir daha isterim! demişti. Aradan üzün süre geçmesine karşın bir daha sözünü etmeyince Öğretmen unuttu ya da önemsemedi, deyip konuyu kapatmıştım. Gölü görünce Sabahat Öğretmenin ben im Göl şiirimi  anımsamasına bu nedenle  şaşırdım. Şaşkınlığım giderek sevince dönüştü; “Demek Sabahat Öğretmen,  şiirde söylemeye çalıştığım gibi bir gölüm olduğuna inanmış ki unutmamış. Bunu kendi payıma sevindirici buldum.

Göllerden sonraki bayırdan Hamitabat'a inerken köy, tümüyle görünmektedir. Yeşil bir yamaçla uzunca bir dere içine yayılan Hamitabat, oldukça geniş bir alanı kaplamaktadır. Köye inerken benim  çok konuşmam, hemen hemen  tüm sorulara yanıt vermen arkadaşların gözünden kaçmadı. Bu arada Sefer Tunca, akşamki sataşmayı sürdürürce:

–Hamitamatlı Kadir!  Dedikten? Gel şu Domuzormanlı köyünü bize o anlat! dedi . Sefer , her zamanki gibi Kadir'e takılmak için söylemişti  ama Kadir Pekgöz  bu kez uslu b ir çocuk tavrıyla:

–Neyini anlatayım? köy işte karşınızda deyip suskunluğunu sürdürdü. Köyün Yukarı Mahallesi denilen kahvelerin  önünden geçerek okula indik. Öğretmenler geleceğimizden haberli olduğu için bekliyormuş. Beni çok iyi tanıyan Nuri Öğretmenle öteki Öğretmenler, köyün uzunca bir süreden beri Muhtarlığını yapan  Hafız (Çok güzel şarkı söylediği için takılmış bir sıfat)Sadık , bizi karşıladı. Ben, oğlu Rifat'ı sorunca çok sevindi. Okulda bir süre oturduk. Müdür Bey bize izin verdi, ben bir grup arkadaşı köyün  Dere Mahallesine götürdüm. Bildiğim köşe bucağı onlara anlattım. Nalbant Hasan-Yusuf Kardeşler beni tanıyordu, Yusuf'un oğlu Raşit'le gelini Naci'ye benim  okul arkadaşımdı, onları sordum. Raşit'in asker olduğunu biliyordum. Dereden dolaşıp okula çıktık. Bu arada evlerine uğrayıp İrfan Taşkın'ın mekubunu verdim. Babası Pehlivan Amca çok mutlu oldu, yemeğe alakoymak istedi. Durumu anlatınca, gülerek: “Osman Özalp için: “Osman  müteahhittir, çok kazanır, çok harcar. Helal olsun, umarım size iyi bir ziyafet çekecektir. Ondan mahrum etmeyeyim!”deyip beni uğurladadı.

Osman  Özalp'ın evi, bizim Lüleburgaz yolumuzun üstündedir. Arkadaşları oraya götürdüm . Bahçeleri oldukça geniş, rahat rahat doluştuk. Cemile Öğretmen görmek için çok bayan geldi, onlar ayrı bir yerde  konuştular. Bir ara  bir  bayan grubu  Öğretmenlerle kızları bir başka yere alıp götürdü. Bizler de kendi aramızda konuştuk. Yakın evlerder oturan eski, okul arkadaşlarımın   unutmadığım taraflarını arkadaşlara anlattım. Az ilerimizde Lamba Süleyman'la Malik Mehmetlerin evleri var. Sınıf arkadaşlarımdan ikisi. Malik Mehmet çok çalışkandı. Yarıştığı arkadaşı da  adaşı M ehmet'ti, arkadaşlar ona Kara Mehmet derleri. İki Metlerin numaraları da arka arkayaydı 80 Mehmet 81 Mehmet O zaman  soyadı olmadığından sıfat  yakıştırmak daha çok oluyordu. . Süleyman'a lamba denmesinin nedenini ben önceleri aileden gelen bir sıfat sanıyordum. Oysa Süleyman okula başladığı sıralarda sabahları geç geliyormuş. Dersliğe geç girince takılmak için Öğretmen: “Süleyman, Lambanı söndür!”demiş. Sözde Süleyman çok erken gelmiş de yolları seçmek , için lamba kullanmış. O nedenle de Öğretmen lambasını söndürmesi için uyarmışmış. Bu takılma Süleyma'nı Lamba Süleyman yapmış. Süleyman da  Kepirtepe'ye girdi ama sürdürmedi, ayrıldı. Kısa kaldığı için arkadaşlar tanımadılar. Süleyman'ın evi hemen bitişiğimizde. Süleyman da  şimdi asker.

Nuri Öğretmen  tüm arkadaşlarla ayrı ayrı konuştu, hal-hatır sordu.

Nuri Öğretmen, öz olarak doğulu, zor koşullar içinde okuduğunu, bir çok yerde çalıştıktan sonra buraya geldiğini burada evlenip yerleştiğini Müdür Bey'e  ayrıntılarıyla anlattı. Müdür Bey de doğuda kaldığını, başından geçen bir takım benzer olayları tekrarladı.

 

Bir taraftan da evin görevlileri masaları hazırladılar. Mehmet'e anımsattım, yardımcı olabilirim. Osman Amca çok sevindi, çalışanlar arasına ben de katıldım. Masaları hazırladık. Yakın kahveden gönderilen  sandalyeleri evin arka bahçesindeki kapıdan alıp sıraladık. Bahçe Lüleburgaz Halkevi bahçesinden  farksız oldu. Yemekte Müdür Bey ev sahibi Osman Amcaya takıldı:

–  Ağırlığın köyde mi Lüleburgaz'da mı? Osman Amca güzel bir yanıt verdi:

– Terazi gibi, kah öyle kah böyle; bir tarafta kazanıp öte tarafta kaybediyorum! dedikten sonra açıklama yaptı. Köyde kazandıklarımı Lüleburgaz'da harcıyorum, ne var ki, Lüleburgaz'daki eşin-dostların manevi kazanımlarından uzaklaşınca burada zaman zaman yalnızlık duygusuna kapılıyorum, bunlar da benim için büyük kayıplar! dedi. Müdür Bey:

– Bak bak, bunu   sakın  oğlun duymasın; biz bu terazili duyguları yok etmek için çalışıyoruz. Bir filozofun dediği  gibi mutluluk kişinin aradığı yerde değil ayağının bastığı yerdeymiş! dedi. Karşılıklı gülüştüler. Etli yemekler, kebaplar, pilavlar, bol  tatlılı baklavalar yedik. Müdür Bey  bana Kadir'i sordu. Köye indiğimizden beri Kadir'i görmemiştim, birden afalladım. Arkadaşımız Hüseyin Orhan:

– Kadir, oradan geçerken evine uğradı, babasının rahatsız olduğunu öğrenince orada kaldı! dedi.

Orhan'ın açıklamasına karşın Müdür Bey benim ilgilenmemi, isterse izinli kalabileceğini iletmemi söyledi. Yemekten sonra Mehmet Özalp'ın bir arkadaşıyla  Kadir'e gittik. Hafız Amcanın rahatsızlığı önemli değilmiş, Kadir bizimle döndü. Döndüğümüzde arkadaşların Millet Vekili Zühtü Akın'ın köyün karşısındaki dik yokuştaki köşküne gittiklerini öğrendik. Köşk köyün tam karşısındaki yokuşta. Köyden rahat görünüyor ama yolu oldukça dolambaçlı. Daha doğrusu ben  oraya hiç gitmemiştim. Köşk, ben okulu bitirdikten sonra yapılmıştı. Kadir de gitmemiş, ikimiz de acemisi olduğumuzdan yolun uzun tarafını seçmişiz, oldukça geç ulaştık. Köşk köyün tam karşısında geniş bir bahçesi var. Güller açmış, zambaklar, laleler boy boy. Millet Vekili Zühtü Akın yokmuş. Kızı ev deymiş. Ayrıca Köşke bakanlar var. Hamitabat köyü ayak altında gibi, köye tepeden bakılıyor. Müdür Bey Nuri Öğretmenle iyice  yakınlaştı, köşk hakkında sorular sordu. Arkadaşlar bahçeye dağıldılar. Millet Vekili seçilip köylerinin karşılarına köşk kurma düşlerine kalkıştılar. Bense şuradan iki adım ötedeki köyümü görme isteğine kapıldım. Bahçenin alt tarafına doğru inerken adım söylendi. Dönüp bakınca A ile karşılaştım. Gülümsediğini görünce yaklaştım: “Beni tanımadın mı? ”diye sordu. Tanımaz olur muyum? Burdamıydın, göremedim!”dedim. Gerçekten görmemiştim. Geç geldiğimi o nedenle görememiş olabileceğimi söyledim. O kapının eşiğinde biraz içerde ben kapı önünde konuşurken arkadaşlardan görenler oldu. İsmet'le Sefer yakınıma kadar geldiler. A hiç istifini bozmadı. İsmet'i yeğenim olarak gösterince A bu kez beni okuldan tanıdığını söyledi: İlkokulda da çok çalışkan  olduğumu anlattı: “Gene öyle çalışıyor mu? “diye sordu. Arkadaşı aynı zamanda yeğeni Hamdiye geldi(Ev sahibinin kızı). Bir süre de ikisiyle konuştuk. Hamdiye de kendisini, ağabeyini okuldan anımsayıp anımsamadığımı sordu. Onlar 4. sınıfın sonunda ayrılmıştı. Sık sık geldiğinizde  hep gördüğüm için unutmadım!”dedim. Oysa A ile konuşmalarımızda onların adları hep geçiyordu. A kızının 3. yaşına girdiğini  anlattı. Başka arkadaşlar, arkalarından kızlar da gelince konuşmamız kesildi. Açık göz Melahat de düşündüyse A'ya sordu: “Abiyi nereden tanıyorsun? A gülümseyek beni gösterdi:

-Buna o yanıtlasınn! dedi. Arkasından da:

-Sizler, ağabey, kardeş olarak mı konuşuyorsunuz? diye sordu. Melahat:

–İbrahim abi, benim gerçek ağabeyim gibidir! dedi. Çağıranlar oldu. Yukarıya dönünce bu kez Osman Amca bana seslendi:

– Bak  Çeşmekollu, senin güvercinler hoşgeldine gelmiş! dedi. Sahiden bizim güvercinlerin buralara geldiği söyleniyordu  ama ben tanık olmamıştım . Osman Amcanın sözünü Müdür Bey duydu, o da şaştı: “Köyü bukadar yakın mı? diye sordu. “Yakın!” denince birden:

–Bu denli yakına gelmişken senin köye de uğrayalım! dedi. Birden hem şaşırdım hem de belli etmemeye çalıştım ama içimden bozuldum. Arkadaşların yüzler bana döndü. Sabahat Öğretmen Müdür Beye dönerek:

– Geç kalmaz mıyız? diye sordu. Muhtar Sadık Amca:

–  Geç bırakacak denli uzak olmadığını, köyün hemen tepenin olduğunu söyleyince Müdür Bey:

– Çaylarımızı içip kalkalım! dedi. Muhtar öyle söylemişti ama yanındakiler bir uyarıda bulundular. Çeşmekolu çok yakın ama gene de gidiş dönüş, orada  da bir süre kalma iki saatinizi alır. Kırıkköy'e uğrayacaksınız gerçekten geç kalırsınız. Çünkü son yağmur Kırıkköy yolunu kapattı, Ayvalı'dan dolanmak zorundasınız. Sabahat Öğretmen Müdür Beye Suna'yı göstererek:

–Suna'nın(Piyesteki adı) ailesi bekleyecekti! dedi. Müdür Bey bir süre Suna'ya(Piyes adı)baktı. Külümseyek:

–  Hadi öyleyse Suna'yı bir an önce ailesine kavuşturalım! deyip bacak bacak üstüne atarak bana:

– Senin köye de bir başka zaman uğrarız! dedi. Muhtar Sadık Amca   bu kez de karpuz zamanını önerdi. Böylece bizim  köye gidiş gerçekleşmedi. A ile karşılaşınca kafam  oldukça karışmıştı, kendimi toplamaya çalışırken köye gitme önerisi çıkınca  bu kez iyice bocaladım. Köye gidişten dönüldü ama içimdeki  rahatsızlık gitmemişti. Bir kenara çekilip kendimi toplamayı kurarken bu kez de Suna yanıma geldi:

–  Beni köyüne götürsene! dedi. Şaşırdım:

– Şaka mı ediyorsun, bu kadar kısa zamanda seni köye  nasıl götürürü. deyiverdim.  Az duraksadıktan sonra da:

– Demin konuştuğun kimdi? diye sordu. Arkasından  da:

– Neden saklanarak konuştu? dedi. Ben açıkklama yaparken Sabahat Öğretmenle Cemile Öğretmen yakınımıza dek geldiler. Suna bu kez de, güvercinleri çok sevdiğini, onları yerin de görmek istediğini Öğretmenlere  söyledi. Cemile Öğretmen tatil olunca birlikte gelebileceğini söyledi. Sabahat Öğretmen  ise: “Onun kolayı var, alır iki güvercin kendin bakarsın!”deyip sözü bağladı.

Çaylar içilince Müdür Bey genel olarak herkese teşekkür etti. Köye inmeden  üst bahçe kapısından tepeye çıktık. Kamyon  zaten daha önce Lüleburgaz yolundan  oraya yanaşmış. Arkamıza dönüp  bir süre Hamitabat'a baktık. En tepeden  bizim  karşı koruluklar iyice gözüküyor. Kamyona yaklaşırken İsmet'e:   “Bak dedemin mezarı görünüyor!”dedim. Sabahat Öğretmen duydu, bu kez seslice gülerek:

–  İbrahim, köyün mezarlığı içinden dedeninkini buradan seçebiliyor musun ? deyince azıcık alındım ama susmadım:

– Dedemin Mezarı  köyün öbür tarafındaki tepenin  en yüksek yerindedir. Bizim köye hangi yoldan gelinse köyden önce Dedemin mezarı görülür! dedim. Sabahat Öğretmen  bu kez de:

–   İbrahim, anladığım kadarıyla sen bir aşiret mensubusun! deyince bu kez de :

–  Evet Öğretmenim, AMUCALAR Aşiretinin Kebeliler Boyunun Karaabalılar kolundanım!” dedim . Sabahat Öğretmen  bir süre yüzüme baktı:

–  İyi işte, bak  bu anlattıklarını yaz; unutma! dedi.

Müdür Bey bahçenin üst kapısına yönelince biz de arkasından sıralandık. Arkadaşalara yol verir gibi yana çekilip baktım, yeğenler birbirine  sarılmış olaraka el ettiler. Bu eller benim için mi yoksa her ayrılana  sallanan türden bir gelenek sürdürme alışkanlığı mıydı? Son kez  dönüp baktığımda ortalıkta kimse kalmamıştı.

Kamyona atlayıp önce Lüleurgaz yoluna çıktık. Göllerin yanından geçtikten sonra Ayvalı köyüne yöneldik. Sarımsaklı Çiftliği tarafına yönelirken sağa dönüp Kırıkköy'e indik. Müdür Beyle Öğretmenler birlikte bir yerlere gittiler. Biz, okulun bahçesinde  voleybol oynayanlar vardı, onların yanına gittik. Voleybol oynayanların askerler olduğunu görünce geri döndük. Köyde karakol oluşuna şaşan arkadaşlar oldu. Karakol bulunan köylerin özelliklerinden söz ettik. 5-10 köyden birinde Jandarma Karakolu bulunmaktadır. Karakollar, ya o köylerin ortalarına düşen köylerde ya da o köylerin içinde en çok  karakolluk  olay çıkanlarında kurulur.

Müdür Beyle Öğretmenler çabuk döndüler. Oradan Lüleburgaz'a yöneldik. Hamitabat'tan doğrudan Kırıkköy'e inemeyişimiz yolumuzu oldukça uzattı. Okula indiğimizden az sonra  akşam yemeği zili çaldı.

Yemekte bana takılanlar oldu: “Müdür Bey bana Sizin  köye gidelim:        “Deyince ben sararıp solmuşum. Sararıp solduğumun ayırdında değilim ama azıcık bozuldumu da yadsıyamam. Arkdaşlara sordum: “Hazırlıksız olarak sizi nasıl karşılayacağım? Gördünüz işte, insanlar günlerce hazırlanmış, gene de kusurlar çıkıyor. Arkadaşlar, haklı haksız düşünclerini söylediler. Masamızda en çok konuşanlardan biri olan Yusuf Asıl'ın bu kez çok dengeli konuştuğu dikkatimi çekti. Hemen nededini  buldum:

- Yakın zamanda onlara gittik. Besbelli bizi gönlünce ağırlayamadı. Biz hoşnutuz ama gene de o eksikliklerini  biliyor. Bu nedenle olaya daha gerçekçi yaklaşıyor.

Okuma ile ilgili yazıyı sürdürmeye kalktım; olmadı. A çok değişmiş. Hamdiye de öyle. Okuldayken ikisinin de saçları belikti. A belikleri çoğaltmış, Hamdiye'ninkiler kısacık. Hamdiye, ağabeyi İsmet'i  sorunca, azarlar gibi: “Ne yapacaksın onu şimdi? ”demesine şaştım. İsmet'i, yeğenim olarak söyleyince A'nın Hamdiye'yi göstererek:  “Biz de yeğeniz!” diyerek sarılmasının anlamı ne acaba? ”Oysa ben Hamdiye'nin ağabeyini   A ile ikimizin de yeğen adlarının İsmet oluşuna söz dayandırıp konuşmayı uzatmak istemiştim. Sanırım Hamdiye  Ankara'dan yeni dönmüş, belki yeni yeni özlem gideriyorlar.

Sabahat Öğretmenin:

Yaz bunları dedikleri ne olabilir. Bu yazdıklarım onun dedikleri olamaz mı? Babanım anlattıklarını anımsadıkça yazıyorum. Fikret Madaralı Öğretmen bu biçimde yazmamı yeterli bulmuştu. Sabahat Öğretmen görmeden yazmamı öneriyor. Acaba bir gün:

-Getir göreyim!  mi diyecek?

Yatınca bu kez de bizim köyü, kahvedeki bu gece konuşulanları düşündüm. Kesinlikle olumsuzluklar sıralanacaktır. Öncelikle Hamitabat köyüne gegezi yapılmasını Kadir'in becerisine bağlayacaklardır. Örneğin Kadir', i babası Kara Hafız gibi girgin, tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarır!”diyecekler. Hiç görmeyenler bile  görmüş gibi, Kadir'in  boyunu, görüntüsünü anlatacaklar. Arkasından da bana ad vermeden sataşacaklar:

– Ne yaparsın, herkes bir olmuyor. Kimi insanlar ağzıyla kuş tutsalar, çevresine kendilerini sevdiremezler! diyerek babamı incitmeye kalkışacaklar. Eğer babam duymazdan gelirse bu kez doğrudan soracaklar:

–Burnumuzun dibine geldiklerine göre bizim köye ne sebepten ötürü uğramadılar acaba? Bu sorudan sonra tüm orada bulunanlar kulak kesilecekler. Ne söylenirse söylensin onlar gene söylenecekler, “İnsanların bazıları kendilerini sevdiremez!”

Elimde olmayarak  bugün bunlardan biririn aramızda olmasını istedim. Sonra da  kendi kenime güldüp sordum; biri olup dönünce anlatsa ona inanacaklar mı ki? Haklarını yememeliyim onlar beni  yabancılara karşı olduğumdan çok savunurlar. Ancak bu savunmalarda kesinlikle kendilerine pay çıkarırlar. Kumrular Köyünden bizim  köy sık sık gelen Küçük Ali çok övündendir. Övündüğü konulalardan biri de oğlu Mehmet'tir. (Mehmet Atagün)Küçük Ali Mehmet dediği zaman kahvede kim varsa hemen karşısına beni çıkarır. Karşılıklı  övgüler başlayınca okullar bir yana bırakılır, derede balık tutuşumdan, ağaçlara tırmanışımdan, ata binişime, kuyudan su taşıyışıma dek olağanüstü  başarılarım sayılır. Burada amaç benim  üstünlüğümü savunmak değil, köyün, bu köyde yaşayanların   dolaylı olarak ds konuşanın  birdeysel başarısı sözkonusudur.

Konu değiştirip A'yı gözümün önüne gertirince elektriklerin kesildiğini farkettim. Ya da öyle bir duyguya kapıldım. A nasıl giyinmişti? Kızı 3 yaşında olmuş mu, yoksa yeni yeni 3 yaşına mı girmiş?

Üç yaşında çocukları düşündüm. Küçük Ablamın oğlu şimdi 5'i  içinde. A'yı ben çocuğuyla evinin bahçesin de görmüştüm. Demek o zaman  bebek daha yaşında bile değilmiş.

 

10  Mayıs  1943   Pazartesi

 

Domuzormanı-Hamitabat sözleri sürüyor. Sefer Tunca Kadir Pekgöz'e takıldı, köyüne gittiğimize sevinmedin mi? Kadir karşılık verdi:

–                    Siz benim köyüme benim için gelmediniz, sizi oraya size sormadan götürdüler! Arkadaşlardan gülenler oldu. Kadir'in kızmasına meydan vermemek için ben de Kadir gibi düşündüğümü söyleyerek, “Sizi köyüme götürmedim!”dedim. Bu kez başkaları bana sordu; “Neden? ”Yanıtladım:

–                     Benim köyüme de Kadir'in köyü gibi her zaman gidilir. Sizin köylerden ne haber? İçinizden kimse tınmıyor. “Gelin, bizim köye gidelim diyen var mı? ”Sefer Tunca: , “Bizim  köylerimiz uzakta, gelin desek , gelecek olur mu san ki? Bekir Temuçin araya girdi: “Bir köy var uzakta, gitsek de gitmesek de o köy, bizim köyümüzdür!”Hasan Üner, Bekir Temuçin'i uyardı: Şiiri eksik okuma!”Doğruydu, yanlıştı derken Talat  Tarkan Öğretmen:

–                     Geç kalmayalım, arkadaşlarınızı bekletmeyin!”uyarısı yaptı. Bizim oyun grubu gene değişti. Bu kez de 4 B sınıfı geldi. Onlarla da önce halayları denedik. Timurağa, Hoşbilezik, Merzifon Halayı. Bu da benim için daha az yorucu. Sesler bir elin  içinde derli toplu olduğundan çok kolay çalınıyor.

Derslikte aklıma birden Sabahat Öğretmenin dünkü konuşmaları geldi. “Bunlarıyaz !”demişti. Fikret Madalı Öğretmen gibi, “Yazdıklarını ver, ben de okuyayım!”derse ne  verebilirim? Yazdıklarımın bazıları çok karışık, bazıları da arkadaşlarla , ilgili şakalı makalı şeyler. Ödev olarak hazırladıklarımı gözden  geçirdim. Şiir defterimin içine yerleştirdim. Sabahat Öğretmen isterse şiir defterimle birlikte vereceğim. Sabahat Öğretmenin anımsadığı Göl şiiri de var. Yarım kalan Türkçe Dersi yazısını yazmaya hazırlanırken  kahvaltı zili çaldı. Sami Akıncı anımsamış, Sabahat Öğretmenin ona verdiği yazıyı istedi: “Öğretmen almazsa gene alırsın!”diyerek gönlümü aldı.

 

Hemşerim Kadir Pekgöz nöbetçi, bizim masaya geldi, oldukça neşeli. Arkadaşlar bana sordular
- Ne oluyor buna? Dün  suskundu, az önce de burnundan soluyordu, bu neşe nereden geldi? ”Hemşerimin hep neşeli olduğunu ancak  herkes gibi ara da ona da olumsuz duyguların  te belleş (Hüsnü  Yalçın'ın çok kullandığı musallat olma yerine geçen bir söz)  olduğunu, o duyguları üzerinden atınca  eskiye döndüğünü anlattım. “Önemli olan  hemşerimin   şimdiki durumudur!”dedim.

 

Konuyu değiştirmek için Hasan Üner'e Bekir Temuçin'in okuduğu şiirin  yanlışını sordum. Hasan, şiirin tamamını  bilmediğini ancak “Orada, bir köy var, uzakta!”diye başladığını söyledi. ”Gitsek de gitmesek de o köy, bizim köyümüzdür!”diye tekrarladı. Eksik söylenen “Orada” sözüymüş.

Dersliğe dönünce Sabahat Öğretmeni dikkatle kollayıp Sami'deki yazıyı kendisinden istemeyi düşündüm. Böylece yazıyı yazdığımı öğrenmiş olur hem de yazıyı uzun süre elimde tutup tamamını yazarım. Ayrıca  isteğimi, iyi karşılarsa, dünkü konuşmalardan hoşnut kaldığını da  anlamış olurum. Şiir defterimi karıştırdım. Ezber okuduğum Akıncılar, Mahurdan Gazel, Çoban  Çeşmesi, Ali, İzmir Yollarında, Akdeniz'den Geçerken, Fikret'in Mezarın'a şiirlerini bir çırpıda okudum. Sabahat Öğretmen beklediğim gibi güler yüzle geldi. İçimden, dünkü geziden çok hoşnut kaldığını düşünürken Sami Akıncı yazıyı gösterdi. Sabahat Öğretmen eliyle okumayacağız işareti verdi. Ya da ben öyle anladım. Sami'nin sırası önüne giderek yazıyı aldı, eliyle biraz yükseğe kaldırarak: “Bu yazı Milli Eğitim Bakanlığının Köy Enstitüleri'inden yetişen Öğretmenlerin bilmesi gerek bilgilerin sınırını çizen Köy Enstitüleri Müfredat programıdır. Köy  Enstitüsü'nü bitirip Öğretmen olan her kişi buradaki bilgileri bilmek zorundadır. Salt Türkçe değil okutulan tüm dersler için geçerlidir. Müdür Bey yeni çıkmış olan  söz konusu Müfredat Programından Öğretmenler için isterken sizleri de düşünmüş, söz almış, yakın zamanda hepinizin birer programı olacak. Böylece istediğiniz zaman istediğiniz konuyu oradan öğreneceksiniz. Öğretmenin sevincini bize bu muştuyu verdiğine yorduğumdan kendi adıma biraz üzüldüm. Çünkü büyük bir bölümünü yazmıştım. Bir süre öyle durdum. Öğretmen bu kez de derslerin bu ayın   ortasında kesileceğini, uzunca bir aradan sonra sınav hazırlığı yapmak üzere gene başlanacağını anlattı. İçimden değerlendirmeye çalıştım. Ayın ortaları dediği en geç bir hafta sonra bugün ayın 10'u olduğuına göre demek cumartesi günü dersler kesilecek. Böyle düşünmeye gerek kalmadı Sabahat Öğretmen: “Size gerekli  açıklamaları  yapacaklardır. Ben kendi dersim açısından bu kısa bilgileri verdim. Ayrıca birlikte çalışmalarımız da derslerin  kesilmesiyle son bulacak. Eğitimbaşınızla birlikte ben de başka yere atandık, sanıyorum ay başından önce biz de ayrılacağız!”deyince arkadaşlardan ilgiyle baktılar. Sabahat Öğretmen:

–                    Türkiye Cumhuriyeti devletinde görev alanlar, ne denli sevseler de  bir yerlere bağlanmaya hakları olamaz. Nerede görev verilirse oraya sızlanmadan gitmek zorundadırlar. 6 yıl , içinde bu 4. yer değiştirmemiz olacak. Siz, sık sık  çok göç ettiğinizden yakınıyorsunuzOysa biz de sizin kadar göç ekmiş durumdayız. İzmir/Kızılçullu, Kocaeli/Arifiye, Kırklareli/Kepirtepe, Samsun /Ladik!”deyip yüzlerimize baktı. Sabahat Öğretmen  Samsun/Ladik deyince  mektuplaştığım arkadaşlar, Ziya ile Enis'ten söz ettim. Sabahat Öğretmen sordu:

–                    Tanıdığın mı var. Mektuplaştığımı, ayrıca Okul Müdürü  Nurettin Biriz'di onu da tanımıştık!”dedim. Sabahat Öğretmen ilgi gösterince Samsun/Ladik Köy Enstitüsü Müdürü  Nurdettin Biriz'in Hasanmoğlan'da bizimle konuşmasını anımsattım. Arkadaşlar hep anımsadılar. Sabahat Öğretmen bizi dinledikten sonra geçen  yıl ayrılan  eski müdürümüz Nejat İdil'i de tanıdıklarını, İzmir /Kızılçullu'da birlikte çalıştıklarını anlattı. Sözü gene görevin verildiği yere severek gitmenin de bir görev olduğunu söyleyerek derslikten çıktı. Tüm arkadaşlar üzüntülerini tekrarladılar. Gözlerimi bir noktaya dikerek hiçbir şey görmedem bir süre düşündüm. Benim için ne değişecek? Uyur  gibi kıpırdamadan geçen bir yılı gözlerimin önünden geçirdim. Sonunda gele gele nir noktaya dayanıp durdum. “Demoklesin Kılıcı işi ne olacak? ”Sabahat Öğretmen  elinde bir kitapla geri geldi. Kitabı gösterdi. DAMGA, Reşat Nuri Güntekin: Okuyanınız var mı? Derslikte tıs çıkmadı. Hasan Üner'in elinde  bir zaman görmüştüm. Sanki Hasan'a fısıldamışım gibi Hasan Elini kaldırdı. Sabahat Öğretmen Hasan'a gülümsedi: Başka başka, diyerek gözlerini  üstümüzden geçirdi. Bana işaret eder gibi bakınca utanarak: ”Onu, okumadım!” dedim. Sabahat Öğretmen: “Çalıkuşu'nu okuduğunuzu biliyorum, ondan başka Reşat Nuri Güntekin'den neler okudunuz? ”diye sordu. Bu kez rahatlayıp parmak kaldırdım, Yeşil gece ile Anadolu Notlarını söyledim. Anadolu Notları'nın bir bölümünü Fikret Madaralı Öğretmen  derslikte okumuştu. Arkadaşlar onu anımsadılar. Sabahat Öğretmen  Anadolu Notları'nın özelliğini sordu. Reşat Nuri Güntekin'n Anadolu'da gezerken gördüğü önemli notları öyküleştirdiğini  belittim. Bir tanesini de anlatma istediğimi söyleyince Öğretmen anlatmam için başıyla işaret edince. Andavallı olayını anlatmaya başladım. Öğretmen gülümsedi. Öğretmenin gülümsemesi üzerine arkadaşlar da  hem gülümsediler hem de hafiften kouşmaya başladılar. Öğretmen benim konuşmamı kesti, Hüsnü Yalçın'ı kaldırdı. Hüsnü Yalçın tam anımsayamadı, etrafına bakınınca Bekir Temuçin anlatmak istedi. Bekir Temuçin Andavallı öyküsündensonra Otaray Yolculuğunu anlattı. Hasan  Üner parmak kaldırdı. Tanrı Misafiri kitabını da okumuş. Sabahat Öğretmen Hasan' a sorular sordu. Hasan anımsadığı öykülerden öz etti. Kitaba ad olan öyküyü anlatınca hepimiz anımsadık. Kitabın tümünü değilse bile içinden öyküler okuduğumuzu  ya da dinlediğimizi anımsadık. Sabahat Öğretmen unutmanın da doğal sayıldığını her öykünün bellenmesi gerekmediğini söyleyip, ancak bizim öğretmen olduğumuz için kendisi de bir öğretmen olan Reşat Nüri Güntekin ile onun kişileştirdiği Öğretmen  Çalıkuşu'nu unutmamamız gerektiğini vurguladı: “Reşat Nuri Güntekin kendisi de bir Öğretmendir. Bu nedenle Çalıkuşu Feride bir bayandır ama taşımış olduğu Öğretmenlik ruhu olarak biraz Reşat Nuri Güntekin'dir.

Zil çalınca Sabahat Öğretmen elindeki Damga kitabını göstererek: “Amacım değerli yazarımız Reşat Nuri Güntekin'i anıp anımsatmaktı. (Kitabı göstererk)O nedenle  Damga'yı da okuyalım, diyecektim. Kitap kaldı, onu siz olanak buldukça okumalısınız. Reşat Nuri Güntekin, çok gezen bir yazarımızdır. Umarım kendisiyle bir gün karşılaşırsınız. Ben karşılaştım, çok  nazik bir insan; konuşması da tıpkı yazıları gibi; kendisini tanıyınca  biliyorum siz de  çok seveceksiniz!”deyip ayrıldı.

Sabahat Öğretmen ayrılınca bir gürültüdür koptu. Ah'lar, vah, vahlar, şimdi ne olacak? türü yakınmalar , duyuldu. Mehmet Yücel  hepsine birden bir yanıt verdi:

-Ne olacağı belli, Sabahat Öğretmen gidecek, biz bir süre daha burada kalacağız! Mehmert Yücel'dern sonra:

- Aferin İskelet, en doğrusunu sen söyledin!

Yemek zili çalınca tartışmalar kesildi. Yemeğe gittiğimizde kapıda Eğitimbaşını gördük. Yeni giysili, daha güleç yüzlü olarak  kapının iç tarafında duruyordu. Olaydan bizim haberimiz yok gibi düşünüyor, gene  eskisi gibi tavırlarımızı gözetliyordu. Ben öyle kurdum ama belki de son kez bizi böyle bir daha gözlemek istemişti. Masalar arasında dolaştı, nöbetçilere görevler verdikten sonra ayrılıp gitti. Öğretmenler masasındaki Öğretmenlerle konuşmamasını anlamlı bulduk. Öğretmenlerin haberi mi yoktu? Yoksa daha önce konuşulduğu için mi böyle davranıldı? Bizim masadakiler için  bu sorun oldu. Öğretmenlerin henüz haberi olmadığını, öne sürünce arkadaşlar:

–                    Olur mu, bizim duyduğumuyu Öğretmenler neden  duymasın? Bu kez de:

–                    Gitmekten vazgeçmiş olabilir! düşüncesi ortaya atıldı. Buna ise benim gönlüm hiç razı olmadı; “Olmaz öyle şey!”diye diretince Hilmi Altınsoy:

–                     Hiç saklkama ağabey, sen bu adamı sevmiyorsun: Ayırdında değilsin belki ama besbelli gitmesini istiyorsun! dedi. Açık verdiğimi anlayınca, ”Ne olur, ne olmaz!”deyip dönüş yapmaya çalıştım ama olmadı. Arkadaşlar, özellikle Sabahat Öğretmenin bana karşı tutumunu da öne sürerek benim  bu habere sevineceğim sonucunda birleştiler. Sözü uzatmamak için  davranışlarımda yanlış yaptımsa kasıtlı yapmadığımı, ayırdında olmadığım saygısızlıklarım için özür dileyebileceğimi söyleyerek sustum. Oysa “Demoklesin Kılıcı” öyküs

ü   gerçekten kulaklarımda çınlıyordu.

Öğleden sonra  sebze bahçesinde yağmur akıntılarının bozduğu arkları onardık. Akıntılar sonucu  çamura karışıp  toprağa yatan fideleri doğrultmak için tesdekler yaptık. Biber, patlıcan, domates fidelerin de fazla bir zarar olmamış  dere tarafındaki  ekimlerinin bir  bölümünün  tohumları toprak üstüne çıkmış, onları gömdürdük.

Hikmet Öğretmen bugün yalnızdı, çalışmalarımızdan hoşnut olduğunu söyleyerek erken  bıraktı.

Arkadaşlar dersiğe giderken ayrılıp Asım Öğretmenin odasına gitti. Beringer Piyano üstünde açıktı. Açık olan  parça da Diabelli Rondo'ydu. Önce sağ elle melodiyi, biraz da kulak dolgunluğu etkisiyle ağır ağır çıkardım. Birinci sayfanın neredeyse tamamını iki elle ağır ağı tamamlarken Asım Öğretmen geldi. Gülerek: “Ne yapıyorsun İbrahim? Sen benim maneviyatımı bozuyorsun. Ben  dört aydır çıkaramadım; sen, ara ara oturum başarıyorsun!”diyerek beni bir bakıma daha da  cesaretlendirdi. Bir süre Öğretmenle birlikte çalıştık.

Serbest Okuma saatinde kitaplığa gittim. Arkadaşların konuşmalarından etkilendim sanıyorum, Redşat Nuri Güntekin'in Damga romanı gözüme takılınca aldım. Biliyorum arkadaşlar Damga'yı elimde görünce sorun yapacaklar. Kitabı, defterlerim arasındaki bir yedek yağlı kağıtla kaplayıp okumaya başladım. Kaplamayı iyi düşünmüşüm, kimsenin dikkatini çekmedi. Çok rahat ilk 30 sayfasını okudum.

Kitabın girişi bana neredeyse tanıdık geldi, Gene bir küçük çocuk, gene çocukluk anıları, en ya da mahalle değişiklikleri. Bu tür anlatışlar salt Reşat Nuri Güntekinde değil, Ömer Seyfettin, Hüseyin Rahmi Gürpınarda da var. Bu bakımdan  yabancı gelmedi, dedim. Bir  gün ben de çocukluğumu anlatsam böyle mi anlatacağım acaba diye düşündüm. Gerçekten anlatsam annemi nasıl anlatırım! . . Reşat Nuri Güntekin'in dediği gibi: “Annem çok tutumluymuş, büyüdüğümde okumam için  para biriktirmiş, ablamlara ev işleri yanında el becerileri kazandırmış. Şimdilerde tüm ev işileri yanında giyim kuşamlarını da kendileri  işleyip dokumaktadır. Bizim evde de  dışardan gelen insanlar vardı. Ancak onlar. 6 ay ya da bir yıl çalışıp ayrıldıklarından çoğunun adını anımsamıyorum. Bir uzun süre  koyunlarımızı güden çoban Kamber'i unutmuyorum. İlkokula başlamadan önce ablamın kitabından okumayı öğrenirken o da benimle okumayı öğrenmeye kalkışmıştı. Ben okula başlayınca ilerlettim Kamber bir süre sonra okumanın arkasını bırakmıştı. Bunları anlatarak bir öykü yazabilir miyim, ya da giriş yapabilir miyim? Reşat Nuri Güntekin böyle yapmış. Okula başladığı ilk günleri, o dönemin öğretemenlerini, öğrencilerini örneğin  Hoca Efendinin Bulgar Göçmeni olduğunu biliyor. Hoca Efendi aynı zamanda çocukları sopayla dövüyor. Öyle ki çocuklardan biri sopayı görünce altına kaçırıyor. İşte benim bu tür anlatacağım bir anım yok. Okul yaşamımda iki kez sopa ile karşılaştım. Onda da sopaların salt kendilerini gördüm, kimseye vurulmadılar. Birinci sopa, arkadaşlar arasında yasplan bir şaka yüzündendi. Teneffüse çıkınca arkadaşımız C, yılana benzeyen kurdelesini kapının   eşiğine koymuştu. Dersliğe girerken kurdeleyi gören korktuğundan ya da numaradan”Ay!” diye bağırıyordu. Bu sesleri duyan Öğretmen kapıya geldi, kurdeleyi görünce aldı, kimin koyduğunu sordu. Herkes susunca Öğretmen, bahçede dolaşırken  elinde taşıdı çubuğu alıp; yalan söyleyeni döveceğini söyledi. Elinde çubuk hem sorgulayıp hem de  bir eliyle tuttuğu çubuğu öbür eline “Şap şap vuruyordu. Kurdele'nin sahibi olan C'nin  sessizce ağladığını görünce parmak kaldırıp suçu üslendim. Öğretmen bana inanmadı ama, arkadaşlık adına yaptığım davranışımı beğendiğini söyleyerek  affettiğini söylemişti. Öteki sopa olayı ise köy muhtarındandı. Kırklareli valisi köye gelmişti. Araba okulun önünde duruyordu. Bir grup öğrenci otomobile bakarken en  yakın arkadaşım aynı zamanda halam oğlu Hilmi nasılsa elini uzatıp otomobil'in kornasına dokunmuştu. Korna çaldı, Hilmi bıraktı ama korna  kahvedeki sürücü gelip kesinceye dek sürdü. O sıra  paydosta olduğumuz için Öğretmen yoktu. Kornanın çalınışına öfkelenen köy muhtarı, vali gittikten sonra bizi köy odasına topladı. Önce sordu, “Kornaya dokunan konuşursa ötekileri bırakacağını söyledi. Kimse yanıt vermedi. Bu kez muhtar  öfkelenerek  hazırladığı uzunca bir değneği alıp geldi, ellerimizi açmamızı söyledi. Ellerimizi açtık. Bu kez de ellerimize bakmamamızı söyledi. Hepimiz gözlerimizi çevirdik ama ellerimizi gördüğümüz gibi muhtarın da ne yaptığını görüyorduk. Muhtar sopayı aldı. Bir ucu elinde öteki ucunu tavana dek kaldırdı. Kaldırdıktan sonra ucuyla tavana da tık tık ederek dokundu. Tavana dek uzanan sopa hızla gelip elimize inecekti. Sopa tavana tıklayınca suçlu olan Hilmi:

–                    Durun, ben doğruyu söyleyeceğim! dedi. Ellerimiz açık dururken  başlarımızı çevirdik. Hilmi olayı anlattı. Muhtar öfkeli öfkeli:

–                     Beni, Vali Beye karşı mahcubettin. Böyleyken arkadaşlarını dövdürmeden  suçunu söylediğin için seni bağışlayacağım ama durumu babana anlatıp onun cezalandırmasını isteyeceğim!”deyip bizi bırakmıştı.

Buna benzer kimi olayları anımsıyorum, ancak ben arkadaşların ev durumları üstüne pek birşey bilmiyorum. Bildiklerim okulaa gelen arkadaşlar bir de babaları. Babalarını da bizim kahveye geldiklerinden biliyorum. Arkadaşların evlerinde kimler var, kaç kişiler, anneleri ya da kardeşleri üstüne bilgilendiğimde okulu bitirmiştim. Kitaptaki çocuk, arkadaşlarının ev durumlarını biliyor. Örneğin Küçük Ömer'in babasını sürgünden kurtarmak için planlar bile kuruyor. Bir süre durup düşündüm; “Ben yanılıyorum, kuşkusduz; kimi kimle karşılaştırıyorum ki! İffet Bey bir paşa çocuğu, İstanbul'un ünlü semtlerinde oturuyor. Babası Padişaha bile yakın ya da öyle görünüyor. İffet Bey'in ağabeyi Padişah Sarayına yaver olmuş, kendisi de ona hazırlanıyor. Hatta İffet Bey saray yaverliğini bile az buluyor, kaymakam ya da avukat olacak. Okudukça işlerin başka tarafa döneceğini anladım. Sanırım Damga  adı bu paşa çocukluğundan  başka bir yana kayma sonucunda  alınan bir sıfat olacak. Kitabı  30. sayfada kapattım.

Akşam yemeğinde yeni haberler dolaştı, 15 Mayıs Cumartesi günü dersler kesiliyormuş. Ondan sonraki hafta Yatakhane inşaatı başlıyormuş. Yatakhanenin üstü açılıp iki kata çıkarılacakmış. Öteki sınıflar sıra ile   tatile çıkacaklarmış. Bunları duymamış gibi dinleyip hiç tepki vermedim. Hemşerim Kadir Pekgöz nöbetçi, oldukça neşeli bizim masaya gene geldi. Bu kez doğrudan bana:

–                    Sonunda istediğine kavuştun, ben görmedim, O'nunla konuşmuşsun!”dedi. Kadir', in O, dediği benim A olarak andığımdı. Konuştuğumuzu Kadir'in görmemesine şaştım. Belki de gördü de  salt  burada konuşma konusu yaptı diye düşündüm. Arkadaşlar Kadir'in dediği üstünde durmadılar. Daha çok ona köyü üstüne sorular yönelterek çabuk kaçırdılar. A ile konuşmamı uzatmadan Kadir'i  kaçırışlarına sevinirken bu kez de arkadaşlar aynı konuyu açıp, “O kızlarla nasıl konuştun, onları tanıyormuydun, onlar kimdi? ”diye sordular. Birinin ev sahibi Kırklarei M, illetvekili Zühtü Akın'ın kızı olduğunu ötekinin de yeğeni(kardeş kızları) olduklarını, okul arkadaşlarım  beni unutmamışlar benimle onlar konuşmak istediler!”dedim. Bu kez de arkadaşlar kendilerini ortaya sürerek:

–                     Bizim arkadaşlarımızdan birileriyle karşılaşsak bizimle böyle konuşurlarmıydı? diyerek sözü uzattılar. Sonunda da bunu benim becerime bağlamaya kalkışılar. Oysa ben öyle düşünmüyorum. “Bu, düpedüz bir raslantı!”diyerek olayı eskilere götürüp fikrimi açıklamaya çalıştım. “Ben bir yabancı köyden onların okuluna geliyordum. İlk yıl tek olarak 4. sınıfa geldiğimden, önceleri boynum bükük, günlerce değil haftalarca kenarda köşede pineklediğimi biliyorum. Bu acınası durumum çoğunda bir yaklaşmna duygusu uyandırdı. Giderek bana sokulmaya başladılar. İşin ilginci bu yakınlığı önce kızlar gösterdiler. Hem de öyle bir iki değil gruıplar olarak çevremi sardılar. Bunun nedenini, benim onlara çok içtenlikli davranışıma, hepsine ayrı ayrı değer verişime bağladım. Kendi köylüleri onlara kaba saba davranırken  ben onları incitmemeye özen gösteriyordum. Zaman içinde onlar bana güven, ben de onların güvenini sarsmamak için daha dikkatli oldum. 2. yıl bu güven açık açık sevgiye dönüştü. Onları sevdiğimi anlayıp güvenleri arttıkça onlar da bana açık yüreklilikle yaklaştılar. Biri tarafından sevilen insan, kuşkusuz  kendisini seveni  sever. Bu sevgi, arkadaşlık sevgisidir, ayrılınsa bile ömür boyu gider. Benimki ya da bizimki de böyle bir şey işte. Bu sevgi kimi zaman aşk denilen daha derin bir bağlılığa da dönüşebilir. Bu tür bağlılıklar çoğu kez evlilikle noktalanır. Kimi zaman da oraya doğru giderken sekteye uğrar. Sekteye uğrayınca kimileri bunu kine, nefrete döndürür, kavgalar düşmanlıklar  önlenemez boyutlara ulaşır. Oysa sevgi sevgidir. İnsan sevdiğiyle evlenmeyince gerçek sevgi biter mi? Ben, bitmediğine inanıyorum. O konuştuklarımın birini sevmiştim. Onu çok sevdiğimi o da biliyordu hiç kuşkum yoktu. Onu çok sevdiğim için o da beni seviyordu. Bizi bize bıraksalardı evlenme konusunda uzun yıllar bir birimizi bekleyecektik. Onun ailesi değişik düşündü, onu gecikmeden törelerine uygu kurallar içinde evlendirdi. Bu konuda hiç konuşmadık ama sanırım o da benim gibi çok üzülmüştü. Üzüldük ama bu beklenmedik ayrılık sevgimizi engellemedi. Bunun için topluca oraya gideceğimizi duyunca, karşılaşacağımızı bekliyordum. Nasıl olacağını düşünemiyordum ama  grupla geleceğimi duyunca  bir yolunubulup görüneceğine inanıyordum. O zaman gittiğimiz köşk  hiç aklıma gelmemişti. Oraya gidileceğini duyunca  yüreğim hopladı, beklentimin gerçekleşeceğine kesin olarak inanmıştım. Hep görmek isterim ama, iki ikiye karşılaşmayı aklımın kıyısından bile geçirmem. Biliyorum ki o bunu istemez. İstemez değil isteyemez. İsteyecek karakterde olsa zaten bağımız sürmezdi. Aklı başında olan insan, kendini seveni sever, sayar. Kolayca unutulan bağlar, sevgi bağı değil  havaya savurulan  iplere benzer; takılması istenen yerden çok beklenmedik  engellere takılır.

Kadir Pekgöz gene bizim tarafa doğru gelince konuşmayı kestim. Zaten yemeğimizi bitirmiştik. Kalkıp dersliğe döndük. Derslikte üzülenler, üzülenleri teselli etmeye çalışanlar aynı konuyu değşik değişik yorumlamayı sürdürdüler. Doğrudan kestiremedim ama olayı çok doğal olarask karşılayanlar çoğunlukta gibi geldi bana. Nitekim bir ara Recep Kocaman: “Neden üzüleyim? Zaten ben bir kaç ay sonra gideceğim; ayrılık kaçınılmaz. Çok sevdiğimiz eski Müdür

ümüz, öğretmenlerimiz nasıl gittiyse bunlar da nasıl olsa bir gün gidecekler. Üstelik Eğitimbaşı müdür olarak gidiyor!”deyip gerçek durumu özetledi. Çalışma saati zili çaldıktan bir süre sonra Talat Tarkan Öğretmen geldi. Talat Tarkan Öğretmen bana, oğlu Aydın'ın yakında geleceğini, birlikte müzik çalşışmaları yapacağımızı umduğunu söyledi. Arkadaşlar, derslerin erken kesilme nedenini sordular. Talat Tarkan Öğretmen erken olmadığını, aslında bizim derslere ara verildiğini, öteki sınıfların 15 günlük bir kısaltma yapıldığını buna karşın yeni ders yılı başında 15 gün önce derslere başlanacağını anlattı. Bu değişiklikleri Milli Eğitim Bakanlığının istediğini, geçmiş yıllardaki göçler nedeniyle gecikmiş inşaatların ivedi tamamlanması istendiğini anlattı. Bir önceki yıl yeni öğrenci alınamaması, geçen yılda yersizlik nedeniyle yeterince öğrenci alınamaması Trakya Bölgesi öğretmen gereksinimlerini tamamlamakta gecikeceği düşünülerek böyle yapıldığını söyledi. Böylec e bu yıl, 29 kişi ayrılacak ama onların yerine en az 60 yeni öğrenci gelecek. Hemen bir tepki gösterildi: Biz kendimize barınacak yeri kendimiz yaptık. Hem de 30 arkadaş yaptığımız binaya o kış 120 öğrenci yerleşmişti. Şimdi bizim dışımızda 250 öğrenci var. Bunlar, gelecek 30 fazla öğrenciye yer yapamıyorlar!”

Arkadaşlar böyle olumsuz olumsuz konuşmaya başlayınca, tarih dersine çalışmaktan vazgeçip Damga Romanının kalan bölümünü okudum. Paşa çocuğu İffet, babasının paşalığına sığınarak canının istediği gibi davranmayı sürdürürken bir arkadaşı onun adını kullanarak bir ihbarda bulunur. O günün  koşulları içinde böyle ihbarlar, yüksek yetkilileri işlerinden, yerlerinden edebilirdi. İffet'in paşa babası  kaygılı günler geçirdi. İffet'in ağabeyi Muzaffer iyi okurken İffet okumayı önemsemedi. Avukatlık, ya da kaymakamlık falan  derken okumayı bıraktı. Ancak bir iş yapğmak zorunda kalınca özel öğretmenliğe başladı. Romanın burası bana göre  biraz, Sthandal'ın Kırmı ve Siyah romanındaki Jülien'e benzedi. O da  M. Renal'ın çocuklarına ders veriyordu. Olay da benzerce başladı. Burada Belediye başkanı yok ama buradaki Cemil Kerim Bey de Kırmızı ve Siyah'taki M. Renal gibi yakınıyla pet ilgili değil. İffet Bey Cemil Kerim Beyin çocuklarına ders verirken karısı bayan Vedia ile ilişki kurar. Bu ilişki çok ilerler. Bu nedenle  Jülien'le M. Renal'ı anımsadım. Bayan Vedia, İffet Beye gittiği gibi ; İffet Bey de Bayan Vedia'ya gelmeye başlar. Ancak olay çevrede  duyulur. Nasıl olduğu tam açıklanmamakla birlikte İffet Beye sanırım bir pusu kurulur. İffet Bey yakalanmak üzereyken kendisinden çok sevgilivi Bayan Vedia'yı düşündüğünden işi hırsızlık numarasına çevirmek için bir kasayı kırıp bir şeyler aldıktan sonra yakalanır. Gerçekten hırsızlık yapmak için konağa girdiğini söyleyincve ilgililer inanır. Böylece İffet Bey bir hırsız sıfatı yüklenerek sevgilisini kurtarmıştır ama kendisi hırsız damgasını yemiştir. 6 ay hapiste kalır. Zaman kısadır ama hapis damgası onun  tüm yaşam planlarını bozar. Hırsızlıktan hüküm giyen insnlara güven duyulmadığı için uzun süre tam anlamıyla sürünür. Okul arkadaşlarından Celal kendisine yakınlık duyar. Celal, gerçekte İffet'i okuldayken  sahte mektupla Okul yönetimine ihbar edendir. İffet bunu hiçbir zaman öğrenemez. Daha doğrusu bunu düşünmez. Ancak Celal, belki  bu halksızlığını  karşılamak için İffet'i korur. Neredeyse İffet'in yaşamını Celal'in yardımları ayakta tutmuştur. Celal'in  diretmesiyle İffet iş bulur. İstanbul dışına çıkar. Konya, Eskişehir, Ege yörelerinde işler kovuşturur. Zaman zaman hapishane arkadaşlarıyla karşılaşınca içinde acılar duyar ama parası vardır, sağlığı yerindedir. Kimi zaman da gerçek sevecen duyarlığı  egemen  olur, çevresindeki  yardım  edilmesi gerekenler için çabalar harcar, yüreğinde acılar duyar. Eskişehir'de  bir gece lambası altında annesini bekleyen çocuk onun için büyük bir sorun olmuştur. Ege bölgesinde ailesi için çırpınan bir genç kıza o denli  yaklınlık duymuştur ki, salt ona yardım için  onunla evlenmeyi bile göze almıştır. Gene buna benzer bir yoksul bayanın tavırları yüzünden acıma duygusuna kapılarak neredeyse büyük bir belaya düşeyazmıştı. İffet Bey, gerçek duygularını neredeyse hiç ortaya çıkarmadan 30-35 yaşlarına dek bir gezginci, tavrı içinde yaşamıştı. Hırsız olmamasına karşı geçici gibi benimsediği hırsızlık damgasını içinden  değil, “Başkaları böyle düşünüyor!”kuşkusundan kurtulamamıştır. En sevdiği insanlarla karşılaştığında bile bu zanın ağırlığını sırtında duymuştur. Bunu okurken Eğitimbaşının bana söylediği: “Demoklesin Kılıcı” sözünü anımsadım. Hırsızlık sözü İffet Beyin başında “Demotlesin Kılıcı!”gibi sallanmış durmuş. Sonunda bir gün onun onuru için kendi onurunu lekelediği Bayan Vedia ile karşılaşmış. Üzücü bir sonuç, Bayan  Vedia, ; İffet Beyin sandığı gibi Cemil Kerim Bey'le yaşamamış, o olydan sonra Cemil Kerim Bey Bayan Vedia'dan ayrılıp başka birisiyle evlenip yaşamını sürdürmüş. Bahyan Vedia'da ayıldıktan sonra  kendine göre iş bulup çalışarak çocuğunu okutmaya  çalışıyormuş. Karşılaştımkları dakikadan beri İffet Bey Bayan Vedia'yı eski Vedia olarak görürken birden karşısında başka bir Vedia görmeye başlar. Gene de eski aşkı depreşir ya da yardım etme duygusu egemen olmuştur. Hemen evlenmedek istediğini söyler. Ne var ki Vedia o eski Vedia değildir. Yaşamın gerçeklerini görmüş, boyunun ölçüsünü almıştır. İffet Beyin önerisini benimsemez. Ancak onu görünüş olarak överken kendi gerçeğini öne sürüp  ayrılır. Romanın bitişini de beğenmedim. İffet gerçekten Vedia'yı sevdi. Sevdi ise onun düşüncelerine neden azıcık saygı göstermedi? Besbelli o da İffet Bey derecesinda belki da daha fazla(Özellikle bayan oluşu nedeniyle) acı çekti. Kocası boşadığına göre ona yapıştırılan gamga İffet Beyin damgasından az olmassa gerek. İffet Bey bunları irdelemeden, “Hayatımı bir vehme kurban etmişim!” demesini hiç doğru bulmadım. Bayan Vedia onu, kendisinden beklediğini bulamayacağı düşüncesiyle yaşlılığını öne sürdü. Evlenip, anlaşam asalardı İffet Bey için daha mı iyi olacaktı?

Yat zili çalarken kitabı kapattım. Sabahat Öğretmen perşembe günü derse gelirse, kesinlikle okuduğumu, pek beğenmediğimi nedenleriyle söyleyeceğim.

Yatınca hemşerim Kadir Pekgöz yeni haber getirdi. Tatile çıkacak 4. sınıflardan 2 şube cumartesi günü gidecekmiş. Kadir:

–                    Hemşerimiz de gidenler arasında!”dedi. Ne  demek istediğini  anlamazdan geldim:

–                     Güle güle gitsinler, güle güle gelsinler! dedim. Kadir, daha yavaş bir sesle iyi ama ona aşık olanlar çok üzülüyorlar!”edi. Bir şey söylemiş olmak için, “ Kimmiş o avanak? ”dedim. Kadir, “Biliyor musun? “Sade bizim sınıfta 3 kişi!”dedi.

Sustum, Kadir de  ranzadan indi. 15 gün az sayılmaz, Üstelik 120 kişiye yakın bir azalma olacak. Bunları üşünürken uyudum.

 

11  Mayıs  1943  Salı

 

Zilden önce uyandım. Uyanır uyanmaz da Kadir'in akşam söylediğini anımsadım. Kadir bunu bana neden söyledi. Bu üç kişi içinde ben  olsam Kadir bunu gelip bana söylemez. Durup dururken bir merak konusu oldu. Önce Kadir neden gelip bana söyledi? Gerçekten böyle üç kişi varsa bunlar kimler? Kadir'e kesinlikle sormam. Gerçekten de kimseye sormam ama sormadan da nasıl öğrenebilirim?

Asım Öğretmen  gelince hemen dışarı çıktım. Ahmet'le Yusuf'u bekledim. Tekrar Bengi Zeybeğine başlayacağız. Bu sınıfta Zeybeği bilenler var, onlardan yararlanmak için sıraları onlara gör dizecekler. Oyun başlamadı ama ben Bengiyi çaldım. Dizme işi biraz zaman aldı, bir kaç dönmeden sonra zil çaldı. Çocuklar: “Aaaaaaaa!”diye bağırdılar. Meğer  cumartesi günü tatile onlar çıkacakmış. Kim demişse, onlar tatilden dönmeden bizim okuldan ayrılacağımız sözü edilmiş. Haberi yalanladık, dönüşlerinde daha rahat oynayacağımıze söz verdik.

Biz kahvaltı ederken Eğitimbaşı beyaza yakın bir giysi içinde geldi. Arkadaşlar eski Müdürümüzü anımsadılar: “O da böyle sık sık giysi değiştirirdi!”Derken Hasanoğlan'a gelen ekiplerden söz açıldı. Onlar, okullarında da hep asker giysisi giyermiş. Ben, bana gelen arkadaş fotoğraflarının öyle olmadığını söyledim. Kızılçullu, Haruniye, Beşikdüzü, Ladik Köy Enstitülerinden gelen fotoğraflardaki arkadaşların giysileri de  bizim gibi, tek fark onlarda kasket yok. Fotoğraf falan derken  ayrılmadan önce birlikte, tek tek son kez fotoğraf çektirme konuşuldu, karar alındı. Cumartesi Lüleburgaz'a salt bunun için  gideceğiz. Hilmi Altınsoy, kendisi sevmediğini sık sık söylediği  bir sözü söyleyerek başına dert açtı:

-Cumartesi günü Lüleburgaz'a gidince sevgilisi olanlar sevgililerini uğurlarlar! dedi. Kimin için söyledi? Gerçekte kime üstüne alınmadı ama gene de ilişki kuruldu. Mehmet Aygün Hilmi'y:

-Yazık ki sen uğurlayamayacaksın, seninki gitmiyor! diyerek sözü başlattı. Arkasından Hilmi vefasızlıkla suçlandı. Üstelik kızın daha sınıfını bile bilmediği, belki de adını bile öğrenmediği ileri sürüldü. Arkasdından salt kendisinden  söz ettirmek için hileli yollarla sözü kasıtlı açtığı öne sürüldü. Hilmi bu kez, Lüleburgaz'a gitmekten vazgeçtiğini, kendisini böylesi dile dolayanlarla resim çektirmenin bir anlamı olmayacağını, ilerde anımsamak için bu anlamsız takılmaların bıkraktığı izlerin yeteceğini söyleyerek masadan kalktı. Salih Baydemir, hemşerik hatırı için oturmasını istedi. Bir süre bakıştılar. Hilmi Salih'in yanına ilişti. Yan oturduğu için arkası Yusuf Asıl'a dönüktü. Bu kez Yusuf takıldı:

–                    Ben de Tekirdağlıyım, hemşeri değil miyiz? neden bana arkanı döndün? Mehmet Aygün  bu kez de:

–                     Belki sana kızıyordur, ne biliyorsun; yapmanı istediği bir iş vardır da onu yapmıyorsundur! Mehmet'in amacı, Yusuf Asıl'ın köylüsü ile Hilmi arasındaki bağı anımstmaktı. (Gerçekte hiç bir bağ yok, salt Hilmi kızdığı için yapılan bir takılma)Bu kez de Hilmi'den önce Yusuf Asıl Mehmet Aygün' çıkıştı:

–                     Nachtigall'ini düşün, onu nasıl uğurlayacaksın? deyince Hilmi:

–                     Ağzına sağlık hemşerim, gel seni öpeyim! deyip boynuna sarıldı. Nöbetçi arkadaşımız Mehmet Başaran yanıbaşımızdaydı:

–                     Ne yapıyorsunuz, ayrılıyor musunuz? diye sordu. Deminden beri sessiz sessiz duran Hasan Üner:

–                     Yok ayrılmıyorlar, “Senin cumartesi günü düşeceğin duruma benzer bir konuyu tartışıyorlar!”dedi. Mehmet Başaran anlamamış gibi baktı:

–                    Ne konusu? diye sordu. Hasan'dan önce Yusuf:

–                     Ayrılık konusu!  deyince Mehmet Başaran'in rengi değişti, başını çevirip yürüdü.

Bu kez de Harun Özçelik  Hasan Üner'e çattı:

- Çocuğu neden utandırdın, suç mu işledi? diye sordu.

Masadan kalkarken Kadir'in akşam söylediğini anımsadım. “Yoksa biri Mehmet Başaran mı? ”

Selçuk Öğretmen gülerek geldi. İlk sözü bizim Hamitabat gezimiz üstüne oldu. Yarı şaka yarı ciddi:

–                    Haber verseydiniz ben de gelirdim, Lüleburgaz Deresin o tarafını pek görmedim. Trakya'da görmediğim o bölgedir, Kıklareli, Babaeski, Lüleburgaz, Pınarhisar arası. Neyse sizler oralarda görev alınca sizleri görmeye gelir, bahaneyle oraları da  görürüm! dedi. Kadir'in Hamitabatlı olduğunu bildiği için önce ona sordu. Kadir köyün nüfusunu, Lüleburgaz'a yakınlığını söyledi. Selçuk Öğretmen köyün göçmen olup olmadığını sorunca Kadir “Göçmen” dedi ama nereden geldiklerini bilmedini söyleyip ustu. Mehmet Yücel beni göstererek:

–                    Arkadaş orada okumuş, orasını kendi köyü gibi tanıyor! deyince Selçuk Öğretmen bana söz verdi. Ben de oraların çok eskilerde Saray Çiftliği olduğunu, şimilerde bile “Emlak-ı şahane”olarak anıldığını, Bulgaristan bağımsız olunca  1890-1900  yıllarında oradan göçen göçmenlerin Padişah 2. Abdülhamit', in izniyle köyler kurulduğunu. Bu köylerden birinin de padiğah adını alan  Hamitabat olduğunu, köyü kuranların çoğunun Filibe dolaylarından geldiklerini, Filibe ili sınırları içinde doğup askeri okula giren (Hamitabatlı) şimdiki Jan darma Genel komutanı General Rüştü Akın'ın künyesi okunurken Rüştü-Filibe okunduğunu, bir önceki askerlik öğretmenimizin (üsteğmen) söylediğini anlattım. Benden sonra arkadaşlar kendi izlenimlerini öylediler. Genelde Millet Vekili Zühtü Akın'ın köşkü övüldü. Atatürk'ün Alpullu'daki köşküyle karşılaştırıldı. Arlarında çok büyük fark olmasına karşın ben  bu konuda tartışmalara katılmadım. Zaten arkadaşlar giderek izlenimden çok kendi isteklerini ortaya getirmeye çalıştılar. Örneğin köyde kendileri için yapılacak evler böyle köylerin  kenarların da yapılırsa onları nasıl koruyacaklarını, bahçelerini nasıl sulayacakları sordular. Oysa gördükleri Millet Vekili köşkü, 9 yıllık Millet Vekili Zühtü Akın'ın. Az önce söylediğim gibi ağabeyi Korgeneral, Türkiye Cumhuriyeti Jandarma Genel Komutanı. Babamın anlattığına göre onların ailesi daha Filibe'den varlıklı gelmiş. Köyde en çok tarla onlarda. Bizim taraftaki köyler içinde tek (motorlu değirmen)Un fabrikası Zühtü Akın'ındır. Fabrika, Millet Vekilliğinden çok önce kurulmuştur. Sesi bizim köyden duyulduğu için çocukluğumdan beri fabrikanın çalıştığını biliyorum.

Selçuk Öğretmen  özü göçmenlikte savaşlara döndürerek 1877-1878 Savaşından başlayarak Balkan Savaşı'na geldi. Balkan savaşının da Lüleburgaz Meydan Savaşı'na sözü getirip ayrıntılı olarak anlattı. Bir sonraki dersimizi sordu. Fizik dersinin boş geçiğini söyleyince sözünü uzattı, Balkan Savaşı'nın önce Trakya, sonra da Türkiye için açtığı zararları sıraladı.

Derslerin kesileceğini söyleyen Selçuk Öğretmen bizlere bir öneride bulundu: “Birlikte okudunuz, benzer ödevleri yüklenip görev yapacaksınız. Önce ailenizin sonra da köylerinizin  nereden geldiğini araştırıp yazın. Bu yazdıklarınızı birleştirip  Trakya' da  bir aile kökenleri kütüğü oluşturun. Bunu küçümsemeyin, 29 köyden oluşacak bir kütük giderek tüm Trakya'yı kapsayacak boyutlara dönüşecektir. Bunu siz başlatırsanız tıpkı Kepirtepe Kuruluşu'nda olduğu gibi bunun da öncüsü olursunuz!”

Zil çalınca Selçuk Öğretmen :

- Derslerimiz bitebilir ama konuşmalarımız sürecek, zaman zaman geleceğim! deyip ayrıldı.

Resim Odasına gidince Talat Ayhan Öğretmen resim tahtalarını almamı söyledi. Ben tahtaları alırken Harun Özçelik de geldi, tahtaları alıp dersliğe gidecemiğimizi düşünürken öğretmen bahçeyi gösterdi. Arkadaşlara işaret ettik, sevinerek geldiler. Bu kez okulun batı tarafına geçtik. Talat Öğretmen atölyelerle okulun arka yüzünü göstererek:

– Düşündüğünüzü değil gördüğünüzü çizeceksiniz! deyip imzalı kağıtlar verdi. Kağıtlar imzalı olunca not değerlendirmesi yapılacağını biliyoruz. Herkes bir tarafa dönerek sessizce çalışmaya başladı. Okul binasını önden çizmiştim, bir de arkadan çizmeyi denedim. Öğretmen hepimizin başında bir süre durup baktı. Her zaman uyarılarda bulunurdu, bu kez sessizce dolaştı. Binanın tamamını değil bizim  dersanenin doğu tarafını çizdim. Binanın batı tarafı yarım kaldı. Yarım tarafı ne yapacağımı düşünürken Talat Ayhan Öğretmen:

– Orasını öyle bırakamazsın, ya oraya bir görüntü uydur ya da tara!”dedi. Koca binanın boyuna uygun bir görüntü düşünemedim, kağıdı boydan boya taradım. Yaptığım resim bizim binaya benzedi ama sanki yarısı  yerden çıkmış gibi oldu. Zil çalınca istemeyerek kağıdımı verdim. Öğretmen kağıtları toplayınca arkadaşlar  not verip vermeyeceğini öğretmene sordu. Öğretmen, not değerlendirmesini tek  kağıtla yapmadığını, son sınıf olduğumuz için tüm çalışmalara göre yapacağını söyleyince neredeyse sevinçten zıplayacaktım. Tahtaları arkadaşlardan toplamaya kalkışınca Talat Ayhan Öğretmen ne düşündüyse gülümseyerek:

– Bırak, kapıya kadar kendileri götürsünler! dedi. Tahtaları kapıda alıp yerlerine koydum. Talat Ayhan Öğretmen:

– Haberin var mı? Bizim oda  kapatılıyor, burası gene dersliğe dönüştürülecek!”dedi. Önce umursamadan dinledim. Sonradan  akordiyon aklıma geldi:

– Akordiyonu ben alayım, öyleyse! dedim. Pazar gününe dek kalabinileceğini söyledi. Hiç yoktan gene  bir sorun çıktı:

–Akordiyonu nerede koruyacağım? Düşünceli düşünceli dersliğe döndüm. Hikmet Öğretmen derse gelmişmiş, özür dileyip, yerime otururken Hikmet Öğretmen bana,  “  Atların dizginleri elin de hiç tarla sürdün mü? ”diye sordu. Durdum, arkadaşlar güldüler. Şaka  olup olmadığını Hikmet Öğretmene sordum. Öğretmen:

– Bunun şakası olur mu? Kendi işimizi kendimiz görmeye çalışıyoruz!”deyince atlarla tarla sürdüğümü, mısır, bostan, gündöndü, pamuk ekimlerinde çizgi çektiğimi söyledim. Öğretmen ellerini alkışlar gibi bir birine vurdu:

– O iş de tamam! dedikten sonra bana:

– Yerine oturabilirsin! dedi. Hikmet Öğretmen Trakya Bölgesindeki yazlık ekimlerden söz etti. Yarım kalan Edirne Fidanlığı aşı uygulaması çalışmamızı haziran  ayı başında yapacağımızı söyleyince arkadaşların yüzleri birden değişti. Birileri haziranda Askerlik kampından söz edince Hikmet Öğretmen kampın 20 gün haziran ayınınsa 30 gün olduğunu söyleyip sözlerini derse  göndürdü. Lahana, pırasa, turp, havuç, kereviz, semizotu, kabak, ebegömeci, marul türü sebzelerin özelliklerini, bunların ekimini, bakımını, bunları her çiftçinin neden yatiştiremediğini anlattı. Ayrıca yemek olmamasına karşın yemeklere çeşni veren maydanoz, dereotu, nane gibi yiyeceklerden başka çiçek türlerinden söz etti. Fesleğen, ıtır, yıldızçiçeği, nergis, lale, menekşe, kasımpatı, sardunya, karanfil gibi mevsimlik süs çiçeklerinin  ekimi, bakımı, tohum alıp saklama yöntemleri, özellikle de  bunların okul bahçlerinde yetiştirilmesinin çevre insanları üstünde bırakacağı etkilere değindi.

Ders sonunda arkadaşlar bu kez de çiçek konusuna takıldılar. Doğru söylüyorlarsa hiç birisinin babası çiçekle  ilgilenmezmiş. Ben, babamın yurdun bir çok yerinden çiçek tohumu getirtip yetişgtirdiğini ya da yetiştirmeye çalıştığını anlatınca önce inanmıyorlar. İsmet araya girip yeminli konuşunca bazıları inanmış görünüyorlar.

Yemekte gene çiçek konusu açıldı. Önce ses çıkarmadım. Konu gide gide çiçeklerin belediye ya da halkevi parklarında olacağını oralara gidince bol bol bakabileceklerini söylemeye kadar gitti. Tam burada ben de söze karıştım:

-Ölme eşeğim ölme yaz gelecek! 3 ay da bir ilçeye gideceksin, üç aylık  hem okul hem de kendi evinin gereksinimlerini karşılayacaksın, kalan zamanda da  Belediye ya da Halkevi parkında oturacaksın! Yok yok,  eksik söyledim, hem Belediye hem de Halkevi parlarında oturup  kesinlikle sinemalara da gireceksiniz. Bu da yetmez, Halkevlerinde geceleri  danslı toplantılar olur; bari  gitmişken onlara da uğrayın! dedim. Hilmi:

– Ya ne sandın? dedi. Hilmi'ye:

– Müdür Bey yasa maddelerini okurken horultusuz uyuyordun sanırım. Horultulu uyusaydın arkadaşlar uyandırırdı! deyince arkadaşlar güldü. Recep Kocaman:

–  Sahiden  o yasanın maddeleri uygulanırsa biz köylerden hiç ayrılamayacağız! Bu kez de yaz tatilini, öne süren oldu:

– Yasaya değil yasalara göre (3803-4274)  ne yazık ki tatilimiz de yok. Kısa bir tatil olacak ama o zaman da ortalıkta çiçek miçek kalmayacak!

Yasal durumu anımsattığım için masadakilerin hepsi bozuldu. Recep Kocaman bile:

-Yok abi o karda da değildir! dedi. Yasaların kitaplıkta bulunduğunu alıp birlikte okuyabileceğimizi söyleyince sustular. Bu kez de okuduğumuz, Müdür Beyin özellikle açıkladığı aylık alma maddesinin anlamını sordum. Maddeye göre:

– Aylık 20 tl. üzerinden 3 ayda bir 60 tl ödenir!”deniyor mu? Aylıkları, bölgeden sorumlu Gezici Başöğretmenler tarafından  ödeneceği de söylenmektedir. Eğer bu da doğruysa sanırım 3 ayda bir bile köyden  ilçelere inmek zorlaşacak! Arkadaşlardan bir tepki  gelmeyince bu kez   sözü değiştirdim:

–Nasıl  canınız isterse öyle davranırsınız, size karışmak kimsenin haddine değildir. Yalnız, gerçekler de onu beğenmeyenlerin isteği doğrultusunda  değiştirilemez. Hele yasaları, hiç kimse gönlüne göre uygulayamaz. 6 lira yol parası vergisini vermeyen  erkeği hapse nasıl atıyorlarsa, askerlik yoklamasını yaptırmayanı nasıl cezalandırıyorlarsa görevini aksatan öğretmenleri de cezasız bırakmazlar; bunu  unutmayalım!

Yemekten sonra dersliğe gitmeden Tarım bölümüne geçtim. Atların  bakıcısı Hüsnü ağabey oradaydı. Atlarla ilgili sorular sorup Hikmet Öğretmenin bana söylediklerini aktarınca, Hüsnü ağabey gülerek:

- Sana gerek kalmadı, görüyorsun ben burdayım. Beni Askerlik Şubesinden çağırmışlardı. Bilirsin askerlik işleri başkadır, gelemeyebilirim düşüncesiyle Hikmet Öğretmen onu söylemiştir. İşim çabuk görüldü yetiştim. İstersen  gene birlikte çalışırız!

Hikmet Öğretmenle arkadaşlar gelince, Hikmet Öğretmen  Hüsnü ağabeyle konuştuğumuzu duymuş gibi:

- Aaa, ne iyi, İbrahim bu işlerde çalışmış biri, bugün birlikte olun, başka zaman o yalnız çalışır! deyip bizi atların yanına gönderdi. Hikmet Öğretmen arkadaşlara kazma kürek dağıtarak Öğretmen Evlerinin asfalt tarafındaki meyve fidanlığına gitti. . Biz de atları alıp sebze bahçesinin dere boyuna indik. Su verilecek sebzeler için ayrılan yeri önce sürdük. Sürülen yere tırmık çektikten sonra bu kez de bir çizgi aralıkla ekim çizgileri çektik. Hikmet Öğretmeni beklerken Müdür Bey, Talat Tarkan, Besim İyi Tanır Öğretmenlerle geldi. Müdür Bey ne yaptığımızı  bana sordu. Son çizgiyi çiziyorduk. Besim İyitanır Öğretmen adımla  bir yerler ölçtü. Okul tarafındaki son çizginin bir metre kadar sağına sağlı sollu pulluk çekerek daha derin bir çizgi istedi. Müdür Bey durup bakarken biz o çizgiyi de çizdik. Uzaktan onları gören Hikmet Öğretme de geldi. Konuşmalardan anladığım kadarıyla son çizdiğimiz derin, ilerde biraz daha derinleştgirilerek su arkı olarak kullanılacakmış. Bizim işimiz bitince atları yerlerine götürdük. Daha doğrusu ben de atlarla önce Tarım bölümüne gittim, oradan da Asım Öğretmenin odasına gidip piyano çalıştım. Asım Öğretmen gelince  bir bahane uydurup çalışması için onu rahat bıraktım.

Arkadaşlar asfalt borundaki hendeği derinleştirip etrafını temizlemişler. Çoğu burnundan soluyor:  -Diplomaları elimize verirken de hendek kazdıracaklar! Bu tartışma   giderek yaygınlaştı. Sonunda da bir karara varıldı:

–Topluca bunu Müdür Bey'e söyleyelim, bizi bu kazma işlerinden kurtarsın. Değişik öneriler ele alındı. Söze hiç karışmadığımı görenler kuşkulandılar, bana sordular:

– Sen neden ayrı duruyorsun? Ben işi azıcık saptırarak:

– Ben sizden sabahleyin  derste ayrı düşmüştüm. Siz atla matla ilgili olmadığınızı söyleyip sıyrıldınız. Ben onu yapamadım, bildiğiniz gibi gidip atların kuyruğunda koşturdum. Benim için bunun dışında yapacak ne kaldı ki? Eşek alıp  su taşıtacaklarını sanmıyorum. Ancak sınıfça verilen kararlara ben de uyarım. Haftaya inşaat başlayacakmış, iş başlayınca nasıl çalışacağımı ben biliyorum. Çünkü kaytarmak elimden gelmiyor. Çalışmayı ise hiç istemiyorum. Yüzdük yüzdük burnuna getirdik, bu sıra bir tatsızlık çıkarmaya da niyetim yok. Topluca bir işe kalkışmaya ise kesinlikle karşıyım. Böyle bir durumda yalnız kalacağımı biliyorum. Hasanoğlan'da da böyle bir durum yaratılmıştı. O zasman  bir iki arkadaş az kalsın okka altına gidiyordu. Ama arkladaşların çoğu olaydan habersiz gibi kenara çekildi. Çoğunuz şimdi bile neden söz ettiğimi anımsamamaktadır. O nedenle bu konuda konuşmalara katılmıyorum. Siz başarırsanız teşekkür edeceğim. Fazla bir sözüm yok; çalışmamayı bir hak sayıyorsanız, hepimizin hakkını arayın!

Genel konuşmlar kesildi ama sıralar arasında bir süre daha fısıldamalar oldu. Sami Akıncı'nın derslikte olmadığı anlaşıldı, Sami gelince konu bir daha ele alacaklarını öyleyenler oldu. Tam bu sıra elinder bir kağıtla Sami Akıncı geldi. Sami  gülümseyerek:

- Müdür Beyin yanından geliyorum, yarın Turgutbey'e gidiyoruz. Ders verecek arkadaşları  Müdür Bey kendisi  yazdı:

1. Mehmet Başaran,    4. sınıf Türkçe,

2. Sami Akıncı,           5. Matematik,

3. Harun Özçelik         4. Sınıf Resim,

4. Abdullah Erçetin    3. Hayat Bilgisi,

5.  Mehmet Yücel      5. sınıf Tarih,

Sami Akıncı Müdür Beyin yazını gösterdi, kem  küm  edenler oldu ama çabuk toparlanıp görev alanlar almayanlardan yardım isteyerek birlikte çalışmalar başladı. Mehmet Yücel benim sırama geldi, birlikte notlar alıp, tarihsel olayları anımsadık. Sonunda ders yılı bitişi olduğunu düşünerek Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasında karar kıldık. 1. Dünya Savaşı özetlendikten sonra, Sevr Anlaşması, düşmanların yurdumuza girmeleri, halkımıza verdiği zararlar. Bu zararlara karşı halkımızın direnmesi. Direnmeleri görünce içi sızlayan turtseverlerin işbirliği yapmaları, bunu gören kahraman subaylarımızın ölümü göze alıp Atatürk'ün  buyruğu altında toplanarak Kurtuluş Savaşı'na girmesi, yılmadan savaşarak yurdumuzu kurtarması sonunda  görevini yapamadığı için yurdu terkeden padişahı  yok sayarak  halkın seçime dayanan Cumhuriyeti kurması  doğrultusunda bir sıralama yaptık. Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü'den başka Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Fethi Okyar, Refet Paşa gibi savaş kahrmanlarını ekledik. Gerekirse bunları da söyleyecek. Cumhuriyet yönetiminin özü olan seçimlerin yararını da vakit kalırsa çocukları konuşturarak bulduracak. Örneğin İlk   Cumhurbaşkanımız Atatürk'un oluşu nedenleri  irdelenebilecektir. Böylece halkın kimlere oy verdiği ya da vereceği fikri öğrencilere aşılanacaktır.

Mehmet Yücel arkadaş çok sevindi. O da buna benzer bir  plan kurmuş ama birlikte yaptığımıza aklı daha iyi yatmış. Arkadaş ayrılınca kendimi düşündüm. Akordiyonu götürdüğüm için çocukları zoraki ders konusuna sokuyorum. Ancak yaptığım bir müzik dersi değil o şarkıdan bu şarkıya atlayarak saat doldurmak oluyor. Gerçi geçen derste Sonbahar şarkısını fazla dağıtmadan öğrettim ama, şarkı dışında bilgi vermek gerektiğinde  aynı başarıyı gösterebilecek miyim? Ya Müdür Bey yarın dersime gelirse!  “O zaman da tahtaya bir porte çizer, notaları sıralayıp gam yaptırarak dersi bitiririm!”deyip kendimi rahatlattım. Böyle  dememe karşın bu kez de ses merdivenini anımsadım. Porteden, gamdan önce ses merdiveni çizerek ses  alçalıp yükselme fikrini çocuklarda uyandırmak gerek. Çocuklar ses yükselmesini anlamalı ki çıkıcı gamı kavrasın. İşte bu kez gerçekten rahatladım. Bu düşünce  bana yeni bir buluş gibi geldi. Oysa daha 1. sınıfta Adem Gürçağlayan ilk müzik derslerimize ses merdiveniyle başlamıştı. Çıkıcı gam yaparken nota aralarındaki ses düzenini bozanlara Adem Öğretmen:

- Merdivenden düzgün çıkmadın ya da inmedin! derdi. Aynı sözleri ben de kullanabilirim.

Yatınca yarınki derslerden çok gene üç aşığı düşündüm. Biri söylendi, öteki ikisi kim acaba? Gerçi ben Yakup Tanrıkulu'ya takılanları duymuştum ama köylüsü Arif Kalkan onu kesinlikle yalanlamış, Yakup'un  aileleriykce kesinleştirilmiş sözlüsü olduğunu söylemişti. Arkadaşların baştan sona tavırlarını göz önümden geçirdim; söylenen söze uyacak 3 kişi bulamadım.

 

12  Mayıs  1943  Çarşamba

 

Yatarken Yakup Tanrıkulu aklımdan geçiyordu, gözlerimi açınca arkadaşın sesini duydum. Arkadaş nöbetçiymiş, Turgutbey yolcusu olduğumuzu düşünerek nöbete gitmeyi düşünmemiş. Arkadaşlarsa öğlede yiyeceklerini düşündüklerinden, neler verileceğini nöbetçiden öğrenmek istemişler. Yakup olumsuz yanıt verince takılmalar ondanmış. Arkadaşın bir sıfatı  YAKIŞIKLI. Gerçekte biraz sağlıksız ama aynalar karşısında kendine çok baktığından böyle bir sıfat takılmış. Cebelleşmenin yiyecek nedeniyle çıktığına bir bakıma sevindim. Benim düşündüğüm konuda olsaydı sanırım azıcık bozulacaktım.

Yusuf'la birlikte okul önüne çıktık. Çocuklar toplanırken Talat Tarkan Öğretmen merdivene çıktı. Onu görünce Çepetçioğlu'ya başladım. Yusuf müziği niçin çaldığımı bilmediğinde kollarını kaldırdı, topuklarını  çırptırarak oyuna başladı. Talat Tarkan Öğretmen koşarak geldi. Yusuf Talat Tarkan Öğtretmenin geldiğini görünce durup çocukları sıraya sokmaya başladı. Talat Öğretmen ellerini çırparak: “Yetişemediğini söyledi. Bu sabah Merzifon Halayı ile Arpazlı Zeybeyi tekrarlandı. Bizim sınıfın oyun sevmezleri Arpazlı'da döküldüler. 4. Sınıflar hiç fire vermeden oyunu bitirdiler.

Kahvaltıda masadakiler Yusuf'a takıldılar:

-Bir oyunu tam olgunlaştırmadan neden değiştiriyorsun? Tartışma tatsızlaşmadan kesildi. Bundan  böyle daha zil çalar çalmaz oynanacak oyun  yüksek sesle duyurulacak.

Kahvaltıdan kalkınca kumanyalarımızı aldık, köfte, helva. Kamyona binerken daha ders verecekleri yakınmaları başladı. En çok sızlanan, Abdullah Erçetin'le Mehmet Başaran  oldu. Halil Basutçu arkadaşlara yol gösterdi, Abdullah'a şarkı söylemesini, Mehmet Başaran'a da şiir okumasını önerdi. Başaran kendi şiirlerinin çocuklarca anlaşılmayacağını söyleyince bu kez de öteki arkadaşlar Akın Piyesindeki rolünü okumasını salık verdiler. Mehmet Başaran Akın piyesi önerisine tepki gösterdi:

- Dört satır söz vardı, onu mu okuyacağım? Amacınız alay etmek! deyince arkadaşlar bu kez de dersine Halil Basutçu'yu götür ders sonuna dek İstemi Han olsun! dediler. Tartışıp gülüşürken Turgutbey okulu önünde durduk. Çocuklar bizi alkışlayarak karşıladı.

İlk derste Sami Akıncı 5. Sıfla Matematik dersi yaptı. Hüseyin Serin 4. sınıflarla   Beden Eğitimi; ben de 1. 2. 3.  sınıflarla müzik  çalışması yaptım. 2. Derste Mehmet Başaran Türkçe dersi verdi. Bu kez ben 4. sınıflarla   müzik çalışması yaptım. Ahmet Güner'le Yusuf Asıl 1. 2. 3. sınıflarla bahçede toplu oyunlar oynadılar. 3. Derste 4. sınıflarla Harun Özçelik Resim dersi yaptı. Ben 5. . sınıflarla  müzik çalışması yaptım, Halil Basutçu 1. 2. 3. Sınıflarla  El-İşi çalışmaları yaptı. 4. derste Abdullah Erçetin 3. Sınıflarla Hayat Bilgisi yaparken 1. 2. sınıflar evlerine gitti. Yusuf Asıl, Ahmet Güner, üçümüz 4. 5. sınıflara zeybek oyunları çalışması yaptık, örnekler gösterdik. 5. derste 3. 4. sınıflar da evlerine gitti. Mehmet Yücel 5. Sınıflarla Tarih dersi yaptı. Böylece ben, akşam tamamına yakının birlikte hazırladığımız  Tarih Dersi programını arkadaşımdan dinlemiş oldum. Hayriye öğretmenle ablası Müdür Beyi yemeğe davet etti. Müdür Bey bizden  izin isteyerek ayrıldı. Müdür Bey gidince kumanyalarımızı açıp  övgüleri, yergiler arasında yedik. İlginç konuşmalar yapıldı, genellikle öv güleri ders vermeyenler yaparken yergileri de ders verenler özellikle kendilerine yağdırdı:

-Şöyle yapsaydım, böyle deseydim!  sözleri  arka arkaya  sıralanınca  Halil Basutçu dayanamadı: -Öbür defa öyle yaparsın be arkadaşım! Kimse sormadı ama sanırım herkes kendi içinden kendine sordu:

-Bu işin öbür defası var mı?

Kumanyalarımızı yedikten sonra bir süre köyün  içinde gezdik. Köy içinde gezerken birileri Ahmet Has'ı sormuş. “Şanssız bir soruş! diye gülenler oldu. Soran kişi, gezen grup son un da  ayrı yürüyen Emrullah arkadaşmış. Emrullah Ahmet'i tanımadığını söylemiş. Tanımaması bir yana bir de yorum yapmış:

Son gelenleri tam olarak tanıyamadık. Soram kişi de diretmiş:

-Nasıl olur Ahmet orada  dört yıldır okuylor. Bunu duyan öteki arkadaşlardan yarım edenler olmuş. Sonunda benden bilgi istediler. Ben de, Ahmet'in bu kewz bizimle geleceğini ancak onların, 2 gün sonra 15 günlük tatili başlayacağı için gelmediğini söyledim. Soranlar sevindi. Turgutbey'e çok geldiğimiz için her yanını bilirmiş gibi ortalıkta dolaştıktan sonra okul bahçesine döndük. Muhtar vekili yanımıza geldi. Geçen günler kendi aramızda yaptığımız tartışmayı anımsadığımdan köy muhtarının durumunu sordum. Muhtar vekili soruşumdan telaşlanır gibi oldu. Muhtarın gerçekte bu köylü olduğunu, burada evi olduğunu, Lüleburgazda da bir ev aldığını, evini onardığı için Kaymakamlıktan , izin aldığını anlattı. Bu kez de ben Ali Ağabeyimin muhtarı iyi tanıdığını, kendisi de at sevdiği için atsever muhtarla sürekli ilişkili olduğunu anlattım. Muhtar vekili bu kez az önceki anlattıklarını bir yana bırakıp muhtarın bir at sevdalısı olduğunu, cins atlar yetiştirdiğini, atları n köyde bakımlarının zor olması nedeniyle Lüleburgaz'da  baktığını. Cins koşu atları yetiştirdiğini, at koşularını sevdiğini, tüm koşuları izlediğini anlattı.

Müdür Bey gelince  gülümserek:

-Ben bu köyü sevdim, kısmet olursa gene geleceğimi umuyorum. Önümüzdeki yıl okulu bitgirecek bir oğlumuz daha varmış, onunla da ilişkilerimiz sürecek. Özellikle buralara uzaktan gelen lere soruyorum. Bu yıllık burada işimiz bitti. İsterszeniz, izin isteyip ayrılabiliriz. Akşama dek izinliyiz, gidelim mi kalalım mı? Sami başta bir çok arkadaş  “Gidelim!” deyince Müdür Bey:

-Haydi öyleyse kamyona!  Deyip, Hayriye Öğretmenle yanındakilere teşekkür edip kamyon a yürüdü. Kamyona binerken:

Lüleburgaz'da biraz durabiliriz, haberiniz olsun! deyip  yerine oturdu.

Kamyona binince hemen pişmanlık sözleri başladı:

-Yahu biraz daha kalsaydık! Bu kez Sami Akıncı dile dolandı:

-Sami'yi bekleyenler var, haklı arkadaş! Sami kızdı:

Daha neler? Ben  de sizin gibiyim arkadaşlar, köyümdeki ailemden başka ne bekleyenim var ne de benim beklemesini istediğim! Ben de tıpkı sizin gibiyim. Bunu siz de biliyorsunuz ama boş boş konuşuyorsunuz. Arkadaşlar sözlerini tamamlamadan kamyon Hükümet Konağı önünde durdu. Müdür Bey gülerek:

-Siz bunu da biliyorsunuz ama ben de bu  bahaneyle öğreneyim, burada bir tarih hazinmemiz varmış!  deyip  Cami kapısına yöneldi. Müdür Bey öyle dedi ama Cami kapısından içeri şimdiye dek benden başka kimse girmemişti. Ben de ibadet nedediyle değil, daha çocukluğumda çarşı içinde d olaşırken insanların girip çıktığını görünce bir kez korkarak girmiştim. B ahçede suların aktığını, tuvalet olduğunu görünce gereksinim duyunca girmeye başladım. Tam çarşı ortası olduğu için kolay girip çıkıyordum. Ancak cami üstüne hiç bir bilgim yoktu. Lüleburgaz içinde çalıştığımız yaz, bizim  köyün Muhtarı Çavuş Amca bana geldiğinde gezerken, o namaz kılmak için girdiğinde iç bahçede oturmuştum. Çıkınca da Çavuş Amca kısaca bilgiler vermişti. Daha sonra çarşı kapısından defalarca girdim. Değişik zamanlarda aldığım parça parça bilgileri, Tarih derslerinde öğrendiğim Sokullu Mehmet Paşa  bilgilerine eklerek Lüleburgaz Sokullu Mehmet Paşa Camisi üzerine yeri geldikçe bilgiçlik satmaya da başlamıştım. Bu kez de biraz daha derli toplu, kısa ama özbilgiler aldı

m. (Cami, çevresinin büyüklüğü gibi)Müdür Beyin  yakın ilgisi anlatanı da bizim arkadaşları da belli bir ciddiyet içinde buluşturunca sanırım bundan en çok gene ben yararlandım. Hiç değilse  önceki bilgilerim perçinlenmiş oldu.

Lüleburgaz'daki şimdilerde kullanılır durumdaki Büyük Cami, Sokollu Mehmet Paşa Camisi olarak anılır. (Bir de Köprü yanında daha küçük eski cami vardır)Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmıştır. Anlatanın söylediğine göre  tarih olarak 1565 yılına  denk düşmektedir. (İçerdeki eski yazılarda 977 hicri yıl kaydı varmış. )Yaptıran Osmanlı İmparatorluğu tarihinde Büyük Vezir olarak tanınan Sokollu(Sokullu da denir) Mehmet tarafından yaprırılmıştır. Mimarı ise Büyük Mimarımız Sinan'dır. Cami o zamana göre küçük bir kasabada yaptırılmasına karşın Büyük Camilerden sayılır. Onu büyüten bir yanı da çevresindeki o günlerin büyük bir gereksinimi karşılayan ekleridir. Bunlar, o dönemde okul olarak kullanılan Medrese ile oralarda okuyanların barınmaları için   düşünülmüş mekanlardır. Ayrıca, han, hamam, çarşı olarak kullanılan bölümleri vardır. Bu söylenen yerler, günümüzde çeşitli nedenlerle kaldırılmıştır. Gerçekte Caminin kapladığı alan da şimdikinden çok geniş olarak ayrılmıştır. Şimdiki Hükümet binası ile Atatürk  İlkokulu ötelerine dek(İstasyon  ayırımına) cami bahçe olarak tapuluymuş. Anlatana göre yakın zamana dek Edirne-İstanbul arası geliş gidişler Cami binaları arasından geçiyormuş. Edirne-İstanbul arası asfalt olunca araçlar çoğalmış, ara geçişler dar gelince plan değiştirmek zorunda kalan Belediye bugünkü düzenlemeyi yapmış.

Müdür Bey, bahçeyi dolaştıktan sonra çıkış kapılarını da gördü, gene  çarşı giriş kapısından çıktık. Çıkınca da bize sorular sordu. Sorular daha çok Kanuni Sultan Süleyman'la 2. Selim daha sonra da Sokullu Mehmet Paşa ile Mimar Sinan üzerine oldu. Sokollu Mehmet Paşa'nın vezirliği tartışma konusu yapıldı. Kanuni'nin veziri denince ben karşı durdum. Bu camiyi yaptırırken Vezirmiydi? O dönemlerde sayısız vezir vardı. Vezirlik günümüzdeki vali ya da paşalar gibi bir şeydi. Oysa Sokollu Mehmet Paşa tam 15 yıl Sadrazamlık yapmıştı. Ben konuşurken arkadaşlardan da  arada konuşanlar olmuş. Müdür Bey, uyardı:

-Arkadaşınız söyleyeceğini bitirsin, sizi de dinleriz. Ben, Sokollu  Mehmet Paşa'nın 1579 yılında öldürüldüğünü, öyleyse o, 1564 yında Sadrazam olması gerekir! deyince Müdür Bey gülerek:

– Yaaaa, mantığa bakın deyip, arkadaşlara baktı. Sonra da ne düşündüyse:

– Hadi şimdi bunu burda keselim, ben sizi ateşledim, siz okula dönünce doğruları bulup karar kılarsınız!  deyip yürüdü. Kamyonun az ötesin de bir yıkıntı vardı. Orası bir kaç yıl önceye dek hapishane olarak kullanıldığını söyledim. Şimdiki durumda bile içinden çıktığımız cam inin eklerinden biri olduğu kolanca anlaşdıuğından. , Müdür Bey biraz üzülerek:

– İşte böyle çocuklar, savaşlar, göçler, depremler derken herşeyde bir değişme oluyor. Düşünün bir zamanların  ibadet yeri  sayılan yapılar, bakıyorsunuz işkence yerine dönüşüyor. Bizim kaybettiğimiz topraklarda nice kutsal yerlerimiz ş, mdi hoş olmayan işlerde kullanılmaktadır. Sami Akıncı hemen:

– Biz de onlarınkileri öyle yapmadık mı efendim? deyince Müdür Bey Sami'ye bakarak:

– Etme bulma dünyası mı diyorsun? Hadi bakalım öyle olsun!  deyip kamyona yöneldi.

Kamyondan inerken paydos zili çaldı. Müdür Bey besbelli memnun kalmıştı, gülerek:

– Saate bakmadık ama saat gibi gittik geldik çocuklar!  deyip ayrıldı.

Derslikte bir süre  konular değişti, “Dersliği Resim Odasına taşıyalım!”Hemen karşı olanlar çıktı:

–Bize verirler mi? Yöneticilerin başka hesabı vardır. “Kimseye haber vermeden sıraları götürelim!” Önerisine bir süre güldük. Turgutbey köyü falan derken Hayriye Öğretmen ortaya getirildi. Sözde Mehmet Yücel ders verirken gözlerini arkadaşın üzerinden çekmemiş.

Möehmet Yücel'le iyi bir çift olacağı öne sürüldü. Benzetmeler yapıldı;  Rezzan-Selahattin Yücesoylar gibi. Hayriye Öğretmenin başkasıyla , ilişkisi olabileceği öne sürüldü. Hemen bir formül bulundu. O kimse, bizim İmam gibi avara bir besbelli, baksanıza kızcağızı yıllardır boş bırakmış. En iyisi bizim İskelet'i hemen  oraya  atasınlar. İskelet sessizce işi görsün. Mehmet Yücel istemediği söyledi ama başta İsm et olmak üzre Yusuf, Arif, Yakup, bir gurup oluşturdular. Mehmet Yücel istemese bile onun adına  Turgutbey için dilekçe verecekler. Bu arada Mustafa Saatçkı fena halde kızdığını söyledi. Kendisi kesinlikle avara değilmiş. İşin ilginci  avaranın anlamını bilmiyormuş ama, kendisi için  güzel bir söz kullanılmayacağını bildiği için, ne denirse karşı koyuyormuş. Mustafa Saatçı avara sözünün anlamını bilmiyorum dediği için kendisine yardım olsun diye Sami Akıncı (avara karşılığı olarak)Mustafa'ya dönerek:

– Boşboğaz, işe yaramaz, haylaz! dedi. Mustafa Saatçı birden ayağa kalkarak Sami'ye:

–  İşte bunu yapamazsın bana! Şaka yapıyorum diye işe yaramayacak mıyım? Sami başta herkes şaşırdı. Sami:

– Ne oluyoruz kuzum? Bilmediğini söylediğin için yardım etmek istedim! Derslikte önce bir sessizlik oldu arkasından da kahkahalar atıldı. Bu kez de İmamı kızdıran sıfatları bulduk, teşekkür ederiz Sami Akıncı sözleri söylenmeye başladı. Mehmet Yücel sordu.

– Ne oldu yani şimdi, avara karşılığı bu üç tanecik söz mü? Yoksa daha varda başka zamana mı  saklıyorsunuız? Mustafa Saatçı Mehmet Yücel'e:

– Uğursuz İskelet yıllarca benimle uğraştınız, şakalarınıza katlandım, çünkü temiz yürekliyim. İlk defa senin için bir oyun hazırlamaya kalktık cıvığı çıktı. Mustafa Saatyçı'nın bu sözünü Mehmet Yücel başta olmak üzere bir çok arkadaş alkışladı.

Yemek masamızda okul çocuklarını konuştuk. Mehmet Yücel'in 4. sıfıf tarih dersini arkadaşlar çok beğenmiş. “İskelet'in iyi öğretme olacağı  kanısında hepimiz birleştik. Hazırlıklarında benim de yardımım olduğunu bildiğim için  çaktırmadan kendime övünç payı ayırıp sevindim.

Çalışma saatinde sırama çekilip önce  “Demokles'in Kılıcı” olayını sonra da Sabat Öğretmeni düşündüm. Arkadaşların ortak  kanısı o beni sevemedi. Sevememesi bir yana kızdığını da saklayamadı. Ama neden? Kimi arkadaşların dediği gibi derslerdeki tav ırlarımdan olsa son dersteki konuşması neden? Hamitamat'a giderken bana söz söylemeye bilirdi. Göle gidene dek sustuğu gibi orada da susa bilirdi. İsmet'in sözü üzerine Dedemin mezarı sözünü duymazdan gelebilirdi. Reşat Nuri Güntekin için  ya da Yaban Romanı üstünde dururken beni konuşturmayabilirdi. Ne olursa olsun ayrılana dek onun gözünden düşmemeye çalışacağım. Daha doğrusu onun dersi olan Türkçeye çalışacağım.

Röslein'in  tatile gidişine de sevindim. Doğru yanlış bir çok konuşmaya konu oluyor. Biliyorum onun  bir suçu yok ama olsun, biraz uzakta olması benim için iyi olacak. Zaten bizim köyü görmek istediği zamanki sözüm sanırım ona biraz ağır geldi. O da, o zaman nasıl söyledi onu, hala anlamış değilim. Geç kalacağımız için Müdür Beyi bizim köye gitmekten döndürdükleri bir sırada, onu nasıl bizim köye götürebilirdim? Şaka değil, alay eder gibi bir öneriydi. Tüm bunların  daha düzgün bir yola girmesi için bir süre uzak durmak benim için iyi olacak. Gitmeden önce konuşursam bu kez ben de ona söyleyeceğim:

– Sen köydeyken  ben de gelip senin köyünü görmek istiyorum!  diyeceğim. Ben ona niçin diye sormamıştım, o bana sorarsa vereceğim yanıt hazır:

– Bizim güvercinler, sizin oralara da geliyor mu? Eğer geliyorsa bizim köye gelme zahmetine değmez, onlara yem atar indirir orada gözleyebilirsin! diye takılacağım.

Kendi kendime güldüm, ilgilenmeyeyim  derken, ilginin daniskasını gösteriyorum.

Yatarken de Müdür Beyin Lüleburgaz merakı, Sokollu Mehmet Paşa Cami ilgisi hoşuma gitti. Tam dört yıldır o kapıların önünden geçip giden arkadaşların hiç değilse bahçesine girmemiş olmaları onlar adına sahiden üzücü bir durum.

 

 

Bir Köy Enstitülü

Kronolojik


Bir Köy Enstitülü, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde

KİMLER SİTEDE

Şu anda 2 ziyaretçi çevrimiçi